ormanın kuytusunda bir ışık titrediğinde
yüzün eğik bir düşü imlerdi
susardım. dalda iğdeler susarlardı
ıslık yahut bir ezgi geçerdi dil ucumdan da
eğilip öpemezdim yakınlığını.
beni en çok bir gölge tamamlar
varlığımı en çok yokluğum.
suda titrer ışık.
bir nesneyim aşk dile geldiğinde
susmanın erdem sayıldığı müthiş bir çığlık.
dile gelenim: aşk nesneleştiğinde.
her şey nasıl da dönüşmekte diğerine!
beni en çok bir çözülme ‘arzusu’ eksiltir bilirdim
yokluğumu tamamlar bilirdim düğümlenen ter
ıslık dilim ucunda ise
kara gecenin mistik nesneyim bilirdim.
dışında tuttum bir taşın gölgesini. gölgemin.
yerinde bir savunmayla aşk dedim:
kıskaç gibi kıskançlıkla savurdum kendimi
kendime. beni en çok gölgem tamamlar:
bil’dim
ışık ne gölge varken
ıslık ne ağzım sus’ken
aşk ne ‘çelişki’ varken
ve bütün bunlardan öte ben
neyim: boncuk mavilerini gök sanmakla
kanat çatlatan.
bana bak: ne görüyorsun
saçlarım medusadan kalan upuzun günah(mı)
gözlerim ışığın kan uykusu
ağzım: dillenmemiş aşklardan yırtılan
kokun dedikçe deliren mi burnum!
bana bak: gövdem erişilmeyen bir gök tanrıya armağan
ellerimden sağdığın kutsallıkla dualar yazdım
da ezberimde kem kubbeye salınan bir tüy kaldı
çatlattığım kanattan.
bana bak’ma sen.
övünür giderim içe işlediğim dant’ela
nın
zamanı imleyen soluk renginde.
çünkü göz görmez
ışık çekip gitmeden
kehanet aynalarından
/ela dincer
0 Responses
Stay in touch with the conversation, subscribe to the RSS feed for comments on this post.