şiirin “karşı” dili
“kadınlar çok uzakta. “iyi geceler” kokar çarşafları.
masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim
diye.
sonra anlarız suçun bizde olduğunu. sandalyeden kalkıp
“bugün çok yoruldun,” deriz ya da “boş ver, lambayı ben
yakarım.”
kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz
bir dikkatle mutfağa yönelir. sırtı nice ölülerle,
kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler,
onun ölüleri, senin kendi ölümün.
adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede,
bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın
sonra da treni, askerleri cepheye götüren.”
diye yazar ritsos “kadınlar” şiirinde..
“karşısında durduğumuzun hiçbir önemi yok artık” diyor yazgı kısa bir yazısında. meselem: şiir dilinden bakmak. yahut egemen olduğu iddia edilen(!) erkek dilini şiirle yalamak(?)
ama karşımıza bi ayna tutup aynanın karşısındakini görmeyi neden denemiyoruz. sorusundan dökülen kısa bi iç yazı belki de. ne-ye karşıyız biz-ler!e bakışa bi başlık(kim bilir)
bizi karşıtına dönüştürene karşı olmakla kendimize mi karşı oluveriyoruz. “karşıtın tezatı” var mı diye soruverirler adam kadına!” iki değil dört değil bin yanları vardı değerlerken birbirlerine” der fazıl hüsnü. tam da karşı olduğumuzu iddia edebileceğimiz bir egemenlikle. ne güzel der. çoğul olanın dili iledir konuştuğu şiir ki şunu da söyler: “ soyuna soyuna kimse yok gibiydiler”
erkeğin mi karşısındayız. erkek egemen(!) bir dilin mi. o dili erkekten daha çok onaylayan ve yine erkeğe erkek tarafından sunulan ve kadının kadın olarak bi türlü var olamadığı sistem(!)e mi. şiire mi karşıyız. şiirde erkek egemenliğine mi. dile mi karşıyız. dil ile mi karşıyız. ama neden karşıyız! evet karşıyız derken “yapıp ettiklerimizin, yazıp çizdiklerimizin, saçımızın, gözümüzün, tenimizin, dilimizin” yani bize ait olan dişil pek çok şeyin erkek tarafından onaylanmasını, övülmesini, kutsanmasını deli gibi istiyor muyuz. kadınlar bizi sevmese de olur mu. beğenmese de olur mu bi kadın başka bi kadını. yoksa kıskanması yeterince yeterli mi. bu yorumlar elbette tarih içinde pek çok “bedel” ödenerek martın sekizini “8 mart” “emekçi” kadın günü yapan o inanılmaz deneyimleri canı gönülden sahiplenerek yazılmış yorumlardır. ama işi: “bu gün” yani martın sekizinde yani ikibinsekizin sekiz martında hazır kış da bitmişken, hazır çimenler sevişgen kıvama gelmişken(!) şiir diline de bulaştırmalı.
“erkek egemendir” dediğimiz her yerde: ama nerede egemen? neden egemen? kime egemen? vb sorulur sorulmalıdır iddia eden tarafından: ya şiirde?
erkeğe şiiri yazdıran, erkeğe şiir yazdıran o eril duygu.”erkek göğsünün güzelliğini, bacak aralarını birkaç kişi dışında, rahat bir dille yazabilen şair kadın, nerdeyse yok gibidir” diyor betül tarıman bir yazısında. ama neden diye sormak da kadına düşüyor zaten. yanıtta kadında gizli. yahut yanıt: gizlenen kadında. oysa berger’in şu sevdiğim sözü gizli eril anlamı içinde önemlidir:”kadın görünür”
şimdi şiire baktıkta:
atila ilhan-a
“ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir” dedirten kadındır.
edip cansever:
“dudaklarımı aldı, dudaklarımı taşırdı
köpüren sütler gibi taşırdı
köpükler içinde kaldım
- mevsim her zamanki gibi yazdı -
birden beyaz bacaklarını gördüm
sonra her şeyi gördüm
o her şeyi ben ilk defa gördüm
ses çıkarmadım
ses çıkarmadım, köpüren sütler gibiydik
beni yeniden öptü, üstüne çekti beni
köpüren sütler gibiydik
limonlar beyazlandı.”…
diye yazar limonluktaki yangınında.
yine bi kadındır şiirin rengi.
“içtim o bin yıllanmış testiden, içtim, içtim,
örtüler arasında yeryüzü beğenisiyle
ayışığını paylaşırdı bacakları,
öptüm ayak parmaklarını, öptüm, öptüm” derken süreya o inanılmaz zekasını işleten şeyin kadın olduğunu ele verir gibidir.
özdemir ince:
“bir deniz mavisi sürmüş ki memelerinin arasına
insanın ağzı tuz ve yosun kokusuna bulanıyor
bir muz soyarmış gibi soyuyorum onu kabuklarından
bir güneş duruyor orada göbeğinin üstünde sislerin arasında
ve aşağıya doğru nefis bir uçurum
çok yükseklerden düşen çavlanın susuzluğu” der.
bu şiir kadın bedeninin meta(!) olması diline bir örnek olabilir söylemde.
lakin şiir ille de imge yaratacaksa ve imge estetikle sunulacaksa: buna da örnek olabilir.
“artık ben ne günah olsa işlerim,
yumuşak yastığa geçti dişlerim,
bir an kadar sürdü can verişlerim,
ey kadın, bu akşam sana da doydum” derken necip fazıl: havva ve adem ile başlatılan tarihi ve günahı anlatır gibidir.
yani ille de o elmayı yemeliydik. çünkü dişlerimiz vardı.
ve cahit külebi serinlik olarak görür o “karşı” olanı. egemen dil ile de ne güzel(?) anlatır:
“güneşli çayır
pınarlardan içiyorum seni
ince ve mavi bileklerinden,
kısrak memelerinin gürlüğünde
sabah bahçelerinin serinliğinden.” (cahit külebi)
bu örneklere rağmen sylvialarda vardır ki: yürek titretirler çığlık atarken:
“doğrulurum kızıl saçlarımla/ ve çıtır çıtır adam yerim”
Toplam Okunma: 495 | Bugün Okunma: 3
7 Yorum
Comments RSS TrackBack Identifier URI
Yorum yapın



tabii, attila ilhan usta; “ne kadınlar sevdim zaten yoktular” dese de, başka bir şiirinde, “sen benim hiç bir şeyimsin” demiştir… bunu da zıttı ile düşünmek gerekiyor… ben şiirin dilinin erkek olduğuna değil, daha çok kadın olduğuna inananlardanım. erkek yazıyor olsa bile; öyledir ki, “aşk şiirleri”nin adresi kadındır… bu yüzden, sebep sonuç ilişkisini gözeterek, birinci planda kadın gelmektedir diye düşünmekteyim… burada bahsi geçen konu daha çok şiirde erotizm konusunu daha çok anımsatmakta… şiirde karşıtlık, şiirin karşı dili bağlamında belki daha farklı noktalara temas edilebilir.
tırnak kullandım ama
isterseniz yine atabilirsiniz! : )
selam ile…
:) burada tırnakları atmak gerekmiyor. tam da tırmalamak gerekiyor üstelik. lakin şu muhteşem “şiir ‘hiç’ tir” de çıkarmak gerekti. çünkü tırnak gibi görünmüyorlardı -mitoloji.info-da. oraya ulaşmış olman beni sevindirdi. şiir dili için ise bir başlangıç olarak şimdilik sadece şu: dil: gösterdiği ‘şey’ midir. yahut ‘gösteren’ olanın kendisi mi. /ahh şu zaman!
tabii… bu konuda en bariz örnek; “bu bir pipo değildir” isimli fotoğraf alt yazısıdır… kafka’da bundan son derece etkilenmiştir… ve dil, işaret konusuna da güzel bir örnektir kanımca…
bu arada, www.mustafanazif.com adresini ziyaret ederseniz, oradan bir duyurumu okuyabilirsiniz… müsait vaktinizde tabii…
görüşmek üzere…
selam ve saygı ile…
bir pipo resminin altına ilişen “bu bir pipo değildir” yazısı. magrittenin akıllı göstergesi. aynaya baktığımızda gördüğümüzün kendimiz değil de aslında ayna olduğunu ve kendimiz sandığımız şeyin tıpkı pipo olamayan pipo “resmi” gibi bir yansıma olması.
ve yine şu (ben ona takıldım ve kurtulamayacağım ondan) şiir hiç-tir de olduğu gibi “hiç” e hiç benzemeyen ama aslında işaret ettiği “şey” üzerinden “hiç” olan bir şiir. ve hiçbir şeye benzemeyen o dil-imiz.
dilin gösterge oluşunu önemsiyorum. inkar edemeyeceğim kadar hem de. fotoğraf yahut kendi belirlediğimiz ve aslında onlar olmayan renkler ile yapılan resim ve yine notaların “gösterdiği” seslerden daha fazla mı az mı. bunu kestiremiyorum. ancak şu var ki hiçbir “gösterge” aracı dil de dahil asıl anlatılmak isteneni anlatmıyor sanıyorum. ki bu sitede aslında “dil” ile ben hiçbir şey göstermiyorum. sadece aynaya baktığımda, kendi aksimi değil de “ayna” olanı yani beni bana göstereni görmeye alıştırıyorum kendimi.
…
“gibi”
evet… abelard ile helloise mektupları (ki meşhurdur) ‘nda, abelard helloise’e şunu söyler: “hiç bir söz, söylenmiş hiç bir cümle, yere düşen bir yapraktan daha gerçek değildir”…
bir şiirimde şöyle demiştim; söz kağıda düştüğü kadar gerçektir sevgili… fakat esas gerçek elbette ki pencereyi açtığmızda gördüğümüz dış dünyadır… şair-yazar-ressam-fotoğrafçı, biraz realize etmeye veya kalıcı kılmaya çalışır… belki de sadece budur…
gibi…
selam ile…
söz yazılabildiği an işitilir olmaktan çıkıp görülebilir olmakla başka tür bir “gerçek”lik kazanıyor.
ki hani pencereyi açtığımızda gördüklerimiz karşısındaki şaşkınlığımızın “gerçekliği”ne hiçbir görüntü ulaşamıyor. o şaşkınlık sanırım bizi hani sözü başka bir boyuta taşıma isteğine götüren. ama bu isteğin ne kalıcı olmak isteği ile ilgisi var. ne de o şaşkınlığı daha gerçek kılma çabasıyla. sanırım sadece ve yalnızca: “arınma”….o şaşkınlıktan. içimizde yer eden o sinsi gerçeklik duygusundan. yalnızlıktan. kalabalıktan. ve bir de ve en çok da: beynin o kendini bilmez dürtülerinden…
“belki”
söyleşilere gelin vakit bulursanız…
http://mustafanazif.blogcu.com/652541/