metastaz

“ne zaman bir kasaptan içeri girsem, orada asılı duran hayvanın yerinde olmayışım beni hep çok şaşırtır.”    (francis bacon)

 

 

 

 

 

o notayı işittim

hayalin ve gücün tekinsiz birliği

ayrıksı bedenimi görkemi ile titretip

yüzümü yetişkin ünlemlere çağıran

masum ve şiddetli nota

iflah olmam gayrı!

ne gün ve ne de gece

yaşayamam artık

şeyleşen”

odalarda.

 

ışığın içindeki cesur karanlık

ve titreşimler

algımı parçalıyor ve zorluyor beni: geç şu eşikten!

ve beni yerimden edecek o korkunç nota:

kaldırımları yatağından söken

ölçüsüz ve tehditkar isyan!

 

gergin kırılmalarında zamanın

bıçak sırtı hayat: zorla beni.

keskin

parlak

şehvetli ve ölümcül hayat!

 

siz.

açın ellerinizi ve beni unutun.

gökyüzü sizi bekliyor.

ğün yüzü  alın çizgilerinizden tanıyacak sizi. tek tek

ve günahlarınızdan tanıyacak ellerinizi

kan kokunuzdan

ve derinizin teri hapseden kokusundan

ve doğum sancınızdan

ve doğurtma sancınız

o kadar ki:

belirlenmiş sanrılarınız ve özgürlüğe bağımlı bedenleriniz.

ah ne korkunç!

açın ellerinizi. af dileyin artık.

başka olamayışınızdan!

 

sokağın rahminde işlenen cinayet

ve ter ve alın çizgisinde baştan çıkaran söz

ve yazgıdaki fantezi

şkırtılmış gücü: kendi sesini yaratan isyanın

ki

o

şimdi çağırmakta

beni

ölümcül damarlarına hayatın

akmak ve akmak ve akmak…

 

o sesi işitin.

tevazu sınırlarını kaldırın artık

yer açtığınız ne varsa odalarda: yakın!

ateşin ve isin ve geride kalan közün

en dağınık cesareti: işte ses!

eza ve cefa.

görkemli metastaz

taşı yuvasından eden

tehditkar alev

ve ter

ve ter diyorum: tende akan nefes gibi

ve inanmış

ve inkar etmiş bütün sesleri işitin.

o sokakta

o kaldırımda

o çöplükte

vahşi kedinin mart çığğı

ve ellerim işte

ğün memelerini avuçlamada.

o bulut gebe kalıyor çoğulluğumdan! eza!

beni unutun:

cinsiyet değiştirdim. kendi kurgumun erkeğiyim.

ben dölledim o bulutu.

nefesini ben kestim fırtınanın

ve erişilmez gücüm çıkardı ortaya kadınlığımı!

dinleri de inkar ettim. çok oldu bunu yapalı.

beni bağışlayacak tanrıyı

ve beni inkar eden

hepinizi af ediyorum

ve sonsuza akıyorum. ah cefa!

 

hayır. tanımlamayın beni. ve sevmeye kalkmayın

inkar ediyorum her dokunuşta kendimi.

anımsayın:

bir kötü kadındım kendi avucuna tüküren

kötü adamdım. benim yüzümdendi yokluğu dokunuşun.

arzulayan güç olarak ışık

arzulanan ışık olarak güç

ve

kendini dölleyen!

tamamlanıp bitmeyi red eden:

eril bir gücün inkarında dişi bir isyan

dişi evrenin cazibesinde eril bir yalan

 

şehvetli hayatın

titreşimlerini üzerime salan korkunç cinnet:

dinsiz ve cinsiyetsiz

dilsiz ve cisimsizim

artık biliyorsun:

suçum ve hem cezayım

ses ol!

ses ol!

keskin ve parlak ve ölümcül hayat

sesim ol:

‘hiç’in enerjisi ile dağılayım gayrı!

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

 


Toplam Okunma: 237 | Bugün Okunma: 4

1 Comment(s)

  1. Yorum tarafından ela on 19 Ekim 2008 22:12

    bi’sorun yüzünden silinen, bu çözümleyici ve yol gösterici yorumu sevgili ROSA’dan af dileyerek ben ekliyorum. yeniden:

    //

     

    Taşı yuvasından eden 

      

    Yaşayamam artık”, ve bir kez daha yaşayamam artık; nedir yaşayamamak, en kolay şey mi, bir kez daha ölmek mi yoksa ölebileceğine güvenenin yaşamı mı, ve de kendi yaşamını derinleştirme çalışması mı? Derin bir yaşam mı, yoksa bir mezarın hemen yanında, yine de derinliğine açılmış bir oda mı, “şeyleşen” ama yine de orada şeyleşmiş ve bize kapısı açık. Oda, derinlik ve mezar, kısacası yaşam, ama kimin yaşamı? Kim yaşıyor ve biz kimin ölümünün ayağına dolandık, buraya kadar yazmak, ama sonrasında yine mi yazmak? Ama işte, “yaşamak çekip gitmek, yol verilmiş olmak ve var olana yol vermektir zaten hep. Ancak bu ayrımın önünden gidebiliriz ve sanki arkamızdaymış gibi ona bakarak ondan şu andan başlayarak, uçuruma değdiğimiz, derin varlığa vardığımız anda yaratabiliriz” (Blanchot). 

      

         Ela Dinçer’in Metastaz adlı şiirinin henüz işittirdiği şeyi Ela’nın duyduğu kesin. Ve bunun bir ses olup olmadığı, hatta bir dizi notadan oluşup oluşmadığını söylemek için erken. Zaten biz ancak söylememekten yana belki bir şeyler bulabiliriz. O nota dediği, ve eğer bu bir notaysa hatta bir sesi bile varsa, belki de bir yitişin son tınlaması da olabilir, ama bir nota nasıl işitilir? Bunu eğer şair işitiyorsa da, işittiğiyle yazdığı arasında, kendisinin de bilmediği, ve özellikle düşünmekten kaçındığı yeni bir uzam mı vardır? Ses veya nota deriz ama, o nota derken neden o’dur? Bir ses, işitilen bir ses: Ela’nın “o notayı işittim” dediği şey. Bu sesin ne kadar şiiri engellediğini, veya söylenmeden nelerin söylenmediğini kimse bilmeyecek olsa da orada bir şey var, ve sesidir o. Herhangi bir şekilde duyulabileceğinden kendini işittirmeyen, ama yine de neden olduğu bu sessizlikte başka bir şeyi işitmemize neden olan bir şey. Kuşkusuz bu ses duyulmaz, çünkü Ela’nın kendisinde işittiği ve sadece kendisinin duyamayacağı şeye dönüşebilen onun kendi sesidir. Ela’nın sesi işitilir mi peki? Ela’nın duyduğu şeyle ondan duyulan şey arasında nasıl bir şiirsel uzam vardır; bu notalara dönüşebilir mi? Buna yanıt vermek yerine sormalı aslında: ses var, işittiniz mi? Yazarın daha başlangıçta işittiğini söylediği ama yazının uzamına gelemeyen bu şey, yazı boyunca dizelerde mi yankılanır? Ve neden ses? 

      

    gergin kırılmalarında zamanın 

      

        Gergin kırılmalarında zamanın, dizelerin kırıldığı yerlerde hayat bulması en büyük trajedi belki. Hem ölen hem de yaşayabilen bizlerde yaşamayan ama sürekli ölmeye yazgılı bir şey vardır, nedendir bilinmez ölümüne bir ölümdür onunki, nedir bu içimizde sürekli ölen şey? Sesi duyulmaz, kendi görülmez, üstelik hissedilmeyecek derecede bizi içerden aşmış bir şey, bir dize canavarı mı o, sürekli dizelerle beslenen, nasıl öldüğünü bilmediğimiz şey. Bir yerden aktığımız kesin ama nerden, alışagelmiş bir şekilde yürekten mi demeli, hayır, yürek kendi işiyle meşgul ama bu yırtıktan hiçbir haberi yok. Nasıl bir şey ki ölmeyi bile yuvasından ederek bizi ölümle karşı karşıya getirir. Zaman gergindir ve yırtılır defalarca, ve biz oradan düşmemişsek bile, kendimizi düşüşü arayabileceğimiz yerlerde bulabiliriz. Ama işin kötüsü yırtığın da bir sesi vardır; en sonunda duyduğumuz. 

      

       taşı yuvasından eden 

      

        Orada durmayan bir dize bu, alınmalıydı belki başka bir başlangıca, çünkü en baştan beri yazarın önündedir. Taş. Aşınmaya maruz kalmış olan taş, su, rüzgar ve hüzünle aşınmış olan. Genel geçer bir şeydir taşın yüreğinin olmadığının, ama bu söz niye ki? Dünyadan önce, öncesizliğin dünyasında, saf aşınma, taşa dönüşmüyordu. Daha bu sözcük bile yokken yoldan geçen şairin gözü hep aynı taşa takılmaz mıydı? Onu orada görmesi hatta yuvasından etmesi, ve sonra tekrar durduğu yerden eden onun yokluğuna bakan o değil miydi? Zor ve bu yüzden sert bir dize, belki içinde taş olan, taşlaşmış bir şey. Yazmak istediğimizde bile yazıyı yerinden eden, kökensiz ve fırlatmaya yazgılı. Taş neyse de onu yuvasından eden ne, işitmeli mi? 

        

         Ela’nın yazdığını okumak zordur, ama onun bize okuduğunu yazmak en zorudur. Okuyup geçtiğimiz bir dize hemen bir kapı kapatır, ve kapı yeniden açıldığında kapısız bir odada dönüşün geriden gelen  sesini duyarız. Kapısız bir odadır ve çıkışı da vardır, çıkışı için delik gibi bir şey olduğundan değil, çıkışı vardır çünkü o da odadadır, ve biz çıkışı orada görürüz. Peki, çıkılabilir değilse bu oda ne yapabiliriz, belki çıkmayız belki de çıkılmazı derinleştiririz, işte o zaman odanın mevcudiyeti bizi kapı dışarı eder, ve kapının dışarısı olsaydı bundan söz edebilirdik ama edemeyiz, çünkü başka bir uzamdan bir ses işitiriz ve her şey dağılmazsa da biz dağılmaya tutunmaya çalışırız. Yine de söz Ela’nındır: 

      

    hayır, tanımlamayın beni. ve sevmeye kalkmayın 

    inkar ediyorum her dokunuşta kendimi. 

      

    “Anımsayın” diyor Ela. 

      

    bir kötü kadındım kendi avucuna tüküren 

    kötü adamdım. Benim yüzümdendi yokluğa dokunuşun. 

    arzulayan güç olarak ışık 

    arzulanan ışık olarak güç 

    ve  

    kendini dölleyen! 

    tamamlanıp bitmeyi red eden: 

    eril bir gücün inkarında dişil bir isyan 

    dişi evrenin cazibesinde eril bir yalan 

      

    Ya yankısı sesin: 

      

    Bir kötü kadındım, kendini dölleyen, uzak durduklarıma mesafemden üzerime katlandım, aralarıma saklandım, aşırı görünmediğimden binlerce gözün bedenimde açtığı yaralardan döllendim. Başlangıçta kadın olmam yeterliydi, ama sonra başlangıçtaki kadına dönüşmem istendi, bense sustum. Sonra yazdım, başlangıçta kadındım ve sonra yazdım, yazdıklarımın benimle ilgisini soran olmadı pek, çünkü hepsini onlara söylüyordum ve onlar bunu zaten biliyorlardı. Kadındım ve aşırı unutulmuş bir şey gibi her yerde ve her şeyde olmam gerekiyordu. Şimdi yine bir kadınım ama fazlalıklarım eksikliklerimi çoğaltıyor, ve ölmem için ölmem bile gerekmediğinden sadece doğuruyorum. Yine de yazdım, ve yazdıklarımın hepsi  “dişi evrenin cazibesinde eril bir yalan” ve de yazıya karşı da”eril bir gücün inkarında dişil bir isyan.” Kadınım ve işitmediğim geçmişlere düştüm, yaşanmayan ama şüphesiz geleceğini de yitirmiş bir hayatın. Nerede o şimdi, hayatsa o, nerede şimdi, kimin mezarında? Yaşayamam artık, yeterince ölmüş biri gibi yazdım ve daha da yazdım, kalem benden önce kırıldı. Yine de yazdım ve derin bir mutsuzlukta coşkulu sözcükler buldum, ama söylemedim onları çünkü kadındım ve yapmadım. Sözcükleri doğurmam gerektiğini biliyordum, çocuğu ise içime atmıştım. İçime atmıştım, demeliyim çünkü bu beni hafifletiyor, başka bir doğurma belki, içimde doğuruyorum çocuğu, en azından yazıyla bir uzlaşmaya varmış gibi bir şey bu. Doğurmak ve yazamamak, yazmak ve doğuramamak, ve her ikisinden ayrı yaşanan, beni doğurup başka bir uzama fırlatan yuvasından çıkmış bir sancı. İşittiniz mi? 

      

    görkemli metastaz 

    taşı yuvasından eden 

      

    Taşı yuvasından eden. Taş, yuva ve eden; ama Kadın, ama Ela: 

      

     ses ol! 

     ses ol! 

     

     

     

     

Comments RSS TrackBack Identifier URI

Yorum yapın

  • Ara

  • Dış Bağlantılar