korku
yok…
…ipin ucunda eriyen bir su…soyundukça yarım bir elma…gökyüzü ile arasında ki zıtlığa sığınan bir kuş kanadı…yok…kristallerin de bir rengi….
ne…
…tüm notaların biranda susması…ya da ezberlenmesi usulca kırılan bir düşün…ne…dönen her şeyin sahibi…
ben…
…iklimlerin bittiği yer…bir kedinin kopan kuyruğu…soyundukça yarım bir elma….çubukların ucuna iliştirilmiş bir duman…sarhoşluk gibi değil…tıpkı değil gibi…andıkça kusturulan bir soytarı…ben…yüzünde bir leke
ne…
karşımda öğlece bekleyen bir yumruk musun boğazımda ki tadını unutmadığım soytarılıkların peşine düşüyorum derken buldum kendimi…ne-r-de…
palyaço…
…pal-ya-ço-m
fırtına….
…yarın oradaydım…yokuşun başında…bardaklardan boşalan şaraplar kadar akıcı…fırtına…saçlarıma yapışan bir yanılgıya mı dönüşüyor..işte duman…kargaşa…harekete geç…işte toz…yaralan…işte çamur…
…çimlere bastıkça acıyan ellerini sarmalısın…
ne…
neden ağıtlar yakmalı…devrildi gökkuşağı kadehler…üstüne yerçekiminin…ne…anlamsız…
sen…
…”beyaz balinayı sevmek”
işte…
..işte bak söndürülmemiş ışıkları kentlerin…yakala birini ve kapa gözlerini…korku yok …
gün…
…aç gözlerini…elini yüzünü falan yıka…at kendini camlardan dışarı…oyalanma…bak…geçen her kaldırım taşı iz bırakıyor adımlarına…anlam başladı…yok say aydınlığını kör bir kirpinin…dikenleri ne işe yarar…kilimlerde düğümlenen renk…boğazımda ağrı…
seçim…
…sandıklarda…ele gelmez bir toz ve gaz bulutu…dünya…yeniden mi her şey…yoksa…ne…
su…
…yok işte bildiğim cümlelerde akan bir anlam arayan nehirlerin diplerinde herhangi bir taşa basıp kanayan yaralarını iyileştirecek ilacı günün…
sonra…
…tanrılar dile geldi…ve taş attım…güneşe tapanların yazgısını çiğnedim…ay kaç tane olmalı…ya da…ne olacak…
şimdi…
…danslara sığmayan…kadının yaratılışı efsanelerine inanıldı…durmadan çalan müzik…ve egemenlik…işte buydu…
ikti-dar…
kapa gözlerini…
uy(k)um…
…ve hep orada olacak…titreyen fincanların bakılmayan el fallarından ötelere…hep yarım…doğacak olanın kan revanı…ama yıkanmayacak kirlere amen denecek…”uy!” diye inatlar verilecek kafilelerce…sürprizler geveleyecek tanrılar uykunda…huy edinilecek ve herkes uyuyacak…aç göklerini…
p(an)…
üfle…”parfümün dansı” nı…alobarı an…ve terk et tüm kitapları… korku yok…
ç(özüm)
yokböylebirşey….
sürpriz…
bir bilinmezliğin sonunda -zaman- tarih defterlerine kenar süsleri yapan çocuklar doğuracak barış tanrılarının eline geçecek olan tüm silahlar yok edilemeyecek bir gölgenin sahibini asla vuramayacak bir -an-dır…ki o an da her şey birden değişmelidir…
kural..
hayır… hayır…biliyor musunuz gerçekten, koleksiyonlar hakkında konuşmalıyız…nasıl…yarın kaçta odayı boşatmamız gerekiyor…oldukça meşgul…önceden yola çıkmalısınız…çevre yolu tıkanabilir…ve geç…kalmalı artık….zıvana çekmede durmalı…
ter…
unut gitsin…elini alnına götür…akıcılık kazanmış olana şükürler diz…hayır kural bu değil, küfrü unutma elbet…seyyar satıcılar mı..a evet tabii…ne satıcıdır onlar…ne yapıyorsun…yaptıklarını biliyor musun…ya bilinecek hiçbir şey yoksa…bunu biliyor olmak da bir şey…evet…anlayabildin…elin alında ve kandırılıyorsun…katılaşmak değil…sapasaydamlık…
çentik…
fotosentez…yeşiller…ışıkkarşısındabirleştirme…ne kadar kuralsızsan o kadar iyi…
serenat…
…darlaşan duvar dipleri…yaklaşan birbirine…sözsüzlükten darlaşabilirmiş insan anladım…çok değil, beş yüzyıl öncesine dönebilir her şey…ya da hiç geri döneni bulunmaz akan ve giden suyun…söz aynaya bakabilir ve kırılabilir her şey bir anda…ucunda eflatun bir kukuleta kalemlerin, çıkaramıyor göklerin kustuğu yağmuru kurşunlarında…imgelere boğuyor defterleri ve boğuluyor…artık kesmeli bütün bu olup biteni…uzanıp iplerin ucuna, korkuya takılan bir oltadan vazgeçmeli…karanlıklar ve aydınlıklar arasında ki farka kaydetmeli duvarları, yaklaşan ve ayrılan parçalar adına…sonra yeniden parçalanmak için notalar ezberlenmeli…başlasın müzik…
iz…
…verilen sözler unutuldu…dolapta her zaman yedek bir çorap vardır; izlerle ayaklarının arasında…
oluş…
…parçalanmış bir sandalyeden geri kalan parçaların tüm yeşillerini toplayıp ormanı ateşe verebilecek kadar sonsuz bir yükseklikte duran duygusuz bir masanın neler hissedebileceğini
kim bilebilir ki…
teslim…
…bulunduğun yerden karşı kıyıya geçerken çamurlara dikkat etmeli ve kollarını hep havada tutmalısın…
hipnoz…
başı ve sonu belirli olmayan bir hikaye anlatmayı bırak artık…okuduğun ve seni kendi sonu gelmez koridorlarında daraltan bir romana güvenemeyecek kadar kısa, içinde bulunduğun -koridor-…camları açmanı önermiştim…beni dinleseydin camlardan içeri bir korku filmi şeritler halinde gelip tüneyebilirdi düşlerine ve rahat ederdin sen de – kendi kabuslarında- …tekrarlanacak bir şey yok aslında, zaman her şeyi ehlileştirdi ve artık evcil hayvanlar bile güvende…güven de! iyi de neden…
pusu….
penguenlerin siyah karınları ve beyaz sırtları vardır…
gündelik…
varlığın anlamsızlığı veya yokluğun anlamını bitip tükenmez sorulara boğmayı bıraktıktan sonra uyandığım ilk günün öğleden sonrasına denk düşen acıkmışlığımı dindirmek için girdiğim salaş lokantanın cam kenarına oturmayı seçmemiş olsaydım asla bilemeyecektim kuşların uçmak için kanatlara gereksinim duydukları saçmalığını hiç kimsenin bilmemesi gerektiğinin tek anlam olduğunu….
göz kalemi…
iç sese eklenen çerçevelere güven duymaktan kaynaklı bir boşluğa denk düşen fenomenler silsilesi içerisinde sığınılacak tünellerin yüzyıllık yalnızlığını örtme kaygısı ile kömüre dönüşmüş bir öykü bulmayı uman eller ancak alkış tutabilir, çizgilerine bakışının…ki iki göz arasından tek doğru geçer…
kül…
bir önemsizliği barındırdığını söylüyorsun…savaşlardan kırılan kemiklerini alçıya almalı dönüp duran yuvarlağın… .uzadıkça kısalacak ömrüm ve külü küllüğe bırakıp devam edeceğim kısalan ömrüme, kaldığım yerden. dediğim günlerdeydi ki; o günlerin herhangi birinde televizyon ekranlarında adını sayıklamıştı bir soytarı…”barış için çözüm olacak taraflar birbirlerine kırmızı kurdeleli aferinler verdi”…kül olmak bir şey değil…yok olmalı “aslı gibidir” ömürlerde…
ten…
kurşun kalemle değil de, kırmızı mürekkeple doldurulmuş dolma kalemle yazsaydım daha mı az acırdı….
hayvan…
kedinin kelebek kovaladığı kıyılarda kangurular karınlarında küçük kartallarla koşarlardı ki köpekler kızdıklarında kimseye kemik kutularından kovalarla kuş kanadı kızartması kemirtilmezdi…kanımca kangurular koşamaz…
…kimseye, kendini kandırmamasını kekelememelisin…
film…
taylır tördın….her şey okunduğu gibi yazılamayabilir…
ayakkabı…
sonra yolları yaşadığın kentin…sokakları, rüzgarı, evleri, vapurları, trenleri, bayramları, nargileyle çoğaltılan demleri, insanları…
gecenin gelişi…
sonra gözlere inen uyku…uykuya sinen telaş…
uyanış sonra…hep olduğu gibi…
yeni bir sabah…susmak payıma düşen…
‘sen içersen ben de içerim’ densizliği…utanış, ellerime yapışan bir nikotin serseriliği…
bağ…
gevşiyorum…huzuru arayan keşişler gibiyim…nevrotizmi tembellikle çoğaltan etten ve kemikten bir sarıyım sadece…uyuyorum…uyuyoruz…
bakışımlar…
budha arayışı bir ekranda…arayıp arayıp bulamayış…bulamayarak anlamak mut-u…uyku…uyanış ve önce zamanı ve seni dondurmak dijital bir dünya da…gözleyebil diye yakılmayacak sigara dumanlarını…
sonra yeniden ve hep tekrar tekrar söylenen o bildik yolculuk…yolların uzunluğu…gece ve düşmek peşine aralananın…geri akan bir ırmak…yolların tükenişi …
beklenmedik bir iç sıkıntısı…
her şey yolunda….
tılsım…
görüntüler yitirdi egemenliğini…ses kanat çırpışlara dönüştü…ben var mı…imajların yok ediciliğinde yok olmayı asla istemeyecek kadar tıka basa…bıçaklar keskin…kelimeler kalaylı…oysa tılsım diyorsun…tekrarlara düşen bir çocuk dizlerini onarıyor robotlar ülkesinde…ses yok…görüntü yok…dokunuş yok…diyalog yok…monogamlarda çoğalarak eşitleniyor çeşitliliği soy kütüklerinin…kibriti duvara sürtüyorlar ve bakıyorlar ki geride kalan sadece merkez nüfus…tılsım diyorum…cehennemii bir sıcaklıkta her şey…cennet tasvirleri kül oldu egemenliğin…görüntüler de mi yoksa…
deimos…
çocuklar dallara doluşacak…
camlara erikler…
ve perde…
( …her yerde)
dilsiz…
…böylesine muhteşemdir işte sol anahtarları / mut-lu sesler kutusunda / devriliyor portelerde ki kanat sesleri / uçurumlar bırakana dek…
arka arkaya oturdular. sus dedi biri. arkandayım dedi diğeri; duymuyor olmalısın. dışarıya bir kelebek uçtu, kanat sesleriyle…sesin geldiği yöne döndüler birden… yüz yüze kalakaldılar.
korkar mı insan tırnaklarının uzamasından
( nefes almaktan korkuyorum diyor )
ne-den sonra uyanıyor ve nefes almamaya çalışır iken buluveriyorum kendimi. nefes alırsam; diyafram ( doğru yazdım evet ) veya akciğer denen organlar belime veya etrafında her şeye saldırarak içimde daha çok yer işgal edecek korkusu. içimde ki havayı dışarıya üflüyorum inatla. yapıştırıyorum tüm iç organlarımı birbirine. bir çeşit vakum bu. havasız ve boşluksuz ortamlar yaratmak için ve bu şunun için: ürün vakum-lanarak dayanıklı hale getirilmiş olup; hava ile temas etmeye başladıktan sonraki üç gün içinde tüketilmelidir.
leblebi
korkularıma korku ekledikçe anımsayamamalar vurulup ölmeli mi bir dilin yalnızlığında yoksa gidip gömülmeli mi mezarına komünist bir şairin
pamuk…
gözümden usulca akıverecek olan sözcüklerin kanatması; kimi.
yağmurlar başladı işte. toprağa kök salan pamuk ağırlaşmakta üzerinde ki damlayla. o yumuşacık ama köküne sarılmışken dikenli beyazlık dağıldı. yeniden ve hep tekrar takrar yaşanan o tanıdık iklime yenik düşecek zamanın girdapları. korkarım, sırf bu yüzden dinmeyecek yağmur.
kirpi…
mevsim değişti. yapraklar döküldü. dökülen yapraklar toprakta üst üste birikti. aralarında boşluklar kaldı yaprakların…bir kirpi gelip uyusun diye yumuşacık.
dökülmeden önce..dalda..neden dururlardı o boşlukta?
palamedes…
fenike mozaiklerinden söz etmenin hiç sırası değil biliyorum…
“…yani bütün kırgınlıkların kokularını” içine çekip tık nefes oluveriyor dil, “rüzgarın keskin yüzüne”
birini gördüm diyor diğeri. koşmaktaydı. nereye diye sormama bile fırsat kalmadı ki. parçalamıştı bütün yolları.
……..
mater matuta…
göle gül attım, gören var mı?
gökten bir düş çaldım, duyan var mı?
güle düş ekledim, alan var mı?
gölü içtim…
gökten düştüm…
düşü seçtim…
ölen var mı?
devreler çilingirlerin elinde ki bütün kapıları açabilen bir maymuncuğa ayarlı. saat, haberlerin okunduğu zamanlardan birini gösteriyor. karşı apartmanın çaprazında, dik başlı ağacın yaprakları arasından hala güneş sızdığına göre akşama daha var…belki de oradan bakan biri var…deliler bakmazlar ama. yani: ağaçların arasından o şekilde, güneş taklidi yapar gibi… yaprakların üzerine basa basa tırmanırlar en yükseğe…daha fazla yükselemeyecekleri bir yaprağına o ağacın, oradan bakarlar…(tamam ben yine de güneş olduğuna inanmalı ve akşama daha çok var diye düşünmeliyim bu ölünebilir saatlerde.) evet akşama daha çok olmalı. bak yağmurun sesi içeride ki sessizliği bastırdıkça, ben elimle bileklerimde ki damarların sesini bastırıyorum. elimin altından akıp gittiğini hissettiğim o kan, dışarı fırlasa yağmur utanacak kendinden. kesecek sesini. sırf bu yüzden engel oluyorum akan kana. dedim ya ölünebilir saatler bunlar. ama ölmek için akşama daha çok var. hem sütlü kahve soğumadı daha…sevdiğin o soğutmayan fincanın içinde, beklesin o da…soğuyunca nasılsa akşam olur.
kor
akşam olacaksa yıldızların kırpışan gözlerinde, delilere inanmalı ve soğumaya yüz tutmasını beklemeden içivermeli (mi?) yüzüklerin içinden zehri
kork
ağaç yapraklarına tırmanarak en yükseğe ulaşan ve tam oraya vardığında bir damarın sesi ile gözünün akına düşen yağmurun tulumbasından (mı?)…
korku
………..
koku
toplumsal koşullardan söz etmek için henüz erken (mi?)
…………………………………………….
sonuç
tabağında ki peynirin beyaz olduğunu, o fincanı sevdiğini, yağmurun gerçekten sustuğunu, acıktığında su içtiğini, çatalı sol elinle tuttuğunu, savaşlar olmasaydı ben solak olmazdım dediğini, gözlerine yakışan rengi kimin adından aldığını, evde ki kitapların bir kısmını okumadığını, akşamın olduğunu, günebakan çiçeğini ne çok sevdiğini, tuza bulanmış erik çekirdeklerinin hep senden kaldığını, aynayı senin kırdığını, ilkokulda okumayı bir türlü öğrenemediğini ve aslında yazmayı hiç bilmediğini, bana verdiğin kalemin neden kurşun olduğunu ve anahtarları masada unutmadığını…hep biliyordum. nerden öğrendim ki ben bunları…yağmur korkusundandır belki, kim bilir
Toplam Okunma: 436 | Bugün Okunma: 2
Yorum yapılmamış
Henüz yorum yapılmamış.
Comments RSS TrackBack Identifier URI
Yorum yapın


