dağ tavşanı

“….ben melamet hırkasını kendim giydim eynime…”

havanın soğuk olduğu, rüzgarın durmaksızın saçları dağıttığı, ellerin uyuştuğu, burnun kızardığı o havalarda; evde olmak, sıcak bir çay alıp elime müziğin sesiyle rüzgarı bastırmak ve pencerenin dışında yürüyen veya kaçışan insanlara bakmak isterim. hepsi bu.

gitmekle kalmak arasında

pencerelerle ellerinin arasında

açmakla kapamak arasında

mayısla kasım arasında


“…hani o bırakıp giderken seni, yüzüme bu türlü bakmayacaktın…”

kelebekler hep birden kanat açtı…gök, maviliğini bırakıp beneklendi.

hiç olmazsa evde olup çayımı içseydim. benekli yastığa uzatıp başımı başını düşleseydim. sigara yaksaydım. kitapların içindeki harflere dalıp, gidip bir öykücü olsaydım yüzüme bakışında: -öykülerim vaaar, sıcak bir havanın gevşettiği sıradan insanlar için bakışsız ve belleksiz öykülerim vaaaar! deseydim. sonra benekli yastığa kapayıp düşleri, dinleseydim anlattıklarını:

“gerçekten öylesine hafif öylesine uçucu öylesine su öylesine arı duru ki; insan kendini kanat olmaktan alamıyor, yürürken adımları unutuş gibi örneğin, örneğin bir akşam üstü, yaprakları sararmış ağaçların arasında kasım değil de mayıs oluvermek istiyor insan…insan ne çok şey olmak istiyor bir bilsen. bir anı defteri olmayı hiç düşünmedim ama anı olmayı düşündüğünü biliyorum siyah veya turuncu. ne çok şey değil mi. mayıs mıydı o. hani görünüp kayboluveren. gidişime sebep istenç. kaç ay oldu. kaç ay oluşunda ne çok şey değişti. sen, hani dizlerini kıvırıp kedi taklidi yaparken beni güldüren ve gülerken burnumdan çıkan suya aldırmadan benekli yastığı yüzüme fırlatan çocuk değilsin artık. -“öksüz tavrını” takındığında gidemem- demeseydin her şey daha mı kolay olurdu. pratikte ne kadar acemiydin. sürekli kırardın bir şeyleri. kırar ve kahkahanı atıverirdin yüzüme. -bak yine yanılmadın- derdin. yanılmazdım evet. acemiliğini örtbas etmek için kırık döküklüğü toplayıp ellerimin arasına bir kuş kondururdun, cümlelerinin kanatlarını takınmış… işte o zaman anlardım karşımdaki kadını neden terk etmediğimi…ama sen -bırakıp giderken beni- bakışımsız kalamayacağıma söz vermedim ki…acemisiyim terk edişlerinin.”

kediler hep birden miyavladı…gök, bulutlarını fare kılığında düşledi

faresi yok bu teknolojik aletin. çayımı masada unutuyorum çoğu kez. soğuyor ve onu döküp yenisini alıyorum. klavyedeki harflere dalıp gidip -bak yine yanılmadın- deyişimi anımsıyorum. ne çok yanılıyoruz değil mi. mayısta değil de kasım patların patlayıverdiği günlerde öpseydim alnında ki soğukluğu bu kadar anlamazdım ölünün iç içe geçen öykülerde nerde durduğunu. alnından öptüm seni. hani seni terk ederken yüzüme baktığın elanın tam üstünden. bu yüzden mi acıyorum. ya başka türlü olsaydı…şimdi karıncalanan kelimelerin yerlerini bulmakta güçlük çekiyorum bu faresiz klavyede. sen olmalıydın ve demeliydin ki: “bak acemisin işte, günlük hayatın pratikliği hiç uğramamış sana…sepetin içinde mi gönderildin sen bu dünyaya”

…bunları söylemeli ve çayımı getirmeliydin kahkahalar içinde. oysa ne çok soğudu çaylar bardağımda. ne çok soğudu her şey. karşındaki kadın şimdi aynanın karşısında saçlarını kesiyor. saçlarında senden kalan kokuları kesiyor ki dolayıp dolayıp bahara savursun avucunda. ne çok şey kesildi değil mi. damarların da akan kurumuş olmalı. ne çok şey. alnından öptüm seni o gün. fark ettin mi. gerçeği şöyle tanımlıyor sözlükler: nesnel olanın, algılanan nesnelin düşünce de ki yansısı. gerçek olan algılanan ise fark etmiş olmalısın. sözlüklere güvenme derdim sana ama şimdi ben güvenmek istiyorum. ne çok güvendik değil mi. değişen ve değişecek olanın ardında terk edilmeyi bekleyenin hep öylece orada hiç eksilmeden varlık olarak kalacağına. güvendik. güven tanımını yapmayacağım şimdi. boş ver sözlükleri. sözcükleri. acemice düşleyerek varlığın bilincimden bağımsız olduğuna inanıyor ve “öksüz” tavrımla toprağı avuçluyorum varlığının üstünden.

sözler döküldü alnından…gök, “bir alev halinde düştü” toprağa…

uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyorum. zamandan kalan parçaları sözlerine ekleyip anılarınla yüzleşiyorum. ne çok yüzleşirdik değil mi. anılar insanın kendisiyle hesaplaşmaya giremeyeceği bir uzaklıktaysa iyi geliyor uykusuzluğa. değilse sözler dökülüp kırılıyor ve her bir parça bulutsuz bir gündeki bakışın kadar açık bir tavırla kamaştırıyor gözlerimi. kamaşmaları anımsayıp dönüyorum benekli yastıktaki başına ve düşüne: “kızma bana, benim gerçekliğim de bu. gün boyu kimse ile konuşmadan saatler geçirip seni görünce çenem düşüyor işte. ama gün boyu birilerine dert anlatmış olduğum zamanlarda da düşer çenem seni görünce. gülme ama. evet böyle. çünkü biliyorum ki sarf ettiğim her sözcük bana öykü-m olarak geri dönecek. politikacılığımı senden aldım biliyorsun ve oyum hep sana. neden mi? çünkü –cilalı imaj devri- ni okuyup makyaj yapmamak gerektiğinden başka bir şey düşünmeyen diğer kadınlardan açık bir farkın var. oda acemiliğin…tamam gülme-”…

gülemem artık. istesen de. o zamanlar gülmekle ne iyi etmişim. şimdi böyle acemiliğimle baş başa kalınca ne çok ölmek gerek bilirsin. ne çok şey ölmek. çok şey olmalı değil mi? “felsefe ölmeyi bilmektir” mi, diyordu filozof. insan bildiği her şeyi yaşamda sınamalı derken bu muydu anlatmak istediğin. sınamak için mi?

-ayırt et…kanıtla…genelleştir- ne çok sınandık değil mi? ayırt edildik? kanıtlandık? genelleştik?

izlerinin diğerlerinden daha az belirgin olduğu köşelerine kaçıyorum yatakla uykusuzluğum arasındaki sessizliğin. aylardan kasım. ve kaç yedi ay daha yazılacak bu üstü örtülmemişlik, bu acıtan yokluk, bu izlerin anımsatan yaraları, bu müzikle dolan odanın kemansızlığı…bak işte yine bir anı parçası kırık dökük: “keman çalmayı asla beceremeyeceksin…çünkü sen bir hırsız değilsin…” ilkokul çocuklarının yaptığı bu espriyi müziğin en neşeli yerinde yapardın ki güldüğüm şeyin esprin olduğuna inandırabil kendini…neye inanıyorsun şimdi…neye inandırıyorsun kendini….zorunluluklara karşı çıkmak benim işim, senin değil. hep -soylu ve sade- kalmalısın.

küskünlüğümü affetsin dağlar, ürkekliğimle ağlarken lacivert bir geceye… bilirim dağları geride bırakmaktır sevmek. ırmakları akmak, yağmurları yağmaktır. küskünlüğümü affetsin dağlar; düşlemek daima düşmek değilse yollara, uçmak değilse kuşları…dağlar affetmesin beni…asi bir dağ tavşanı gibi ölürüm ben de…

tavşan sıçradı…mayıs kesip bileklerini kasıma atlayıverdi bulutların arasından, dağ tavşanı kılığında…

“etkin akıl insan ruhunun da nedenidir” diyordu filozof. aklının etkinliğinde acemice bırakacağını bilseydim de dağları, inanmazdım yine ruha ve ölüme. oysa işte dağlar karlı ve tavşan çoktan yaptı asiliğini…

elma ısırıyorum. yıkamadan yememe ne çok kızarsın anımsıyorum. kızmanı beklemek için yıkamadan ısırıyorum yine. ama “yad eller aldı beni” den başka söz ve nota yok kulağımda. benekli yastık yedi aydır yıkanmıyor. pencereler silinmedi yedi aydır. biliyorum ellerinin izi var oralarda. “sen düşürdün beni dilden dillere” komşu kadınlar gelip neyim olduğunu soruyor. pencereleri gösteriyorum onlara. kahve yapıp falıma bakıyorlar. akıllı olduğum için beni sevdiklerini söyleyip falıma ay doğdurup benekli yastığın kirine bakıp beni ayıplayıp şakırdayarak gidiyorlar.. gitsinler.

“…gah çıkarım gök yüzüne seyr-ederim alemi…gah inerim yeryüzüne seyr-eder alem beni…”


Toplam Okunma: 5532 | Bugün Okunma: 4

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış.

Comments RSS TrackBack Identifier URI

Yorum yapın

  • Ara

  • Dış Bağlantılar