azalma

BULANTI 

“hangi geçmiş ve hangi gelecekten bahsetmenin anlamlı olacağını bilmiyorum” n.t yahut c.a

çok fazla…bu istek çok fazla!

(bu ‘eksik’ öyküler çok fazla!)

güne başlama çaban. onun gidişinden sonra çoğu zaman yanılgılı bir gecenin bitiminde nerede uyuyacağının önemi olmadan uyuverdiğin ve uyandığını anladığın anda telaşa kapılmadan (çoğu zaman), tekrar uyumaya döndüğün fakat bir türlü uyuyamayıp güne başlamaya çabaladığın, o garip saatlerde waits’in sesi olsun istiyorsun hep yanında. ama çoğu kere bir korna viyaklaması. bu viyaklama seni tamamen uyandırıyor hiç gereği yokken ve sen şu uzun cümlelerle dahi anlatılamayacak kadar uzun ve sıkıcı günün ortasına atıyorsun kendini (hiç gereği yokken): gerçekliğin kendini gerçekten yok ettiğini sandığın, sanmanın da ötesinde gerçeği gerçekte yokmuş gibi yaşadığın ve gerçekten saçma olduğunu düşündüğün ‘bir başkasını özleme’ duygusunun vücudunu kaplayan gerçekliği karşısında kendi gerçekliğini gerçek dışı ilan ettiğin belirsiz bir ruh halini saatler boyu yaşayacağın günün ortasına. gerçeğin kendini yok etmesinin tek gerçek olmasını arzulayarak ve bu arzunun diğer bütün arzuları bastırmasını dileyerek… “lucky-strike izmaritinin arasında bir ton balığı sandviçinin yanında var edildim” diyen waits şimdi burada olsa ona şunu söylerdin: “kıçı kırık bir dünyanın araba kornalarından yükselen sesleri ile kıçı kırık bir yatağın üzerinde uyandırıldım” yeterince anlamlı olmazdı bu benzetme çabası. lakin anlam, uyanmakla uyanmamak arasındaki o gergin saatlerde kimin umurunda olur ki. kendi etimi doğruyor ve parçalarımla midemi dolduruyorum.

kaç gün geçti üzerinden. bu isteğin çok fazla olduğunu gürlemem ile kapıyı çarpıp ve çıkıp ve gitmesi üzerinden geçen günler boyunca ne yazdım ne okudum ne yürüdüm ne de yolculukların peşine düştüm. yalnızca uyudum ve uyanmayı beklemeden her hangi bir alt bilincin o uykuya uygun bulduğu herhangi bir rüyada herhangi adamlarla yattım. sarhoş oldum. kustum. kustuğum yerlerde sızdım. ve herhangi bir bilincin herhangi bir anına uyan herhangi bir rüyayı seçip uykuma getirmesini bekledim, alt bilincin. her hangi bir rüyanın herhangi bir rüyasında herhangi adamlarla…, kust…, kustuğum yerlerde sızd…her hangi bir rüya…

midemi kendi parçalarımla doldurduğum sanrısı ile acıkma hissim artınca yataktan çıktım. gök gürlemeli, bardaktan boşanan yağmurlu, gri, hayır siyah bir gün var dışarıda. umurumda değil. açlığımı bastırmalı ve yeniden uykuma dönmeliyim. sesi kulaklarımı sağır edecek kadar şiddetli şimşekler var ya da göğün gürlemeleri ne fark eder ki.  benim gürlememden sonra şimşek gibi çıkıp gitmesi aynı şey değil miydi. hayır değildi.

 “evet bıkabilirdin elbet…ondan da…başkalarından da…sen kimselere benzemezsin…”

sarhoş olmuş, adamlarla sevişmiş ve artık sızmak üzeresin. karanlık bir yol bu defa. sızamıyorsun bir türlü. ayılma isteği duyuyorsun ilk defa. miden mi bulanıyor yoksa zihnin bulanıklığı mı kusma isteği yaratıyor ayırt edemeyecek kadar başkasın. başka olmayı seçmek istemeyecek kadar başka. sadece başka oluşla dahi yetinmeyecek bir rüyanın içindesin ve karanlık bir koridor. bir ses işitiyorsun. hayır göğün gürlemesi ya da senin ona gürlemen gibi bir ses değil bu. conrad okuyordun ona gürlemeden yirmibeş dakika önce. son okuduğun cümleyi sana tekrar eden öfkeli bir ses bu işittiğin: “sevgi kişilere duyulan ilgiyi canlı tutmaya yeterli değildir”…ses kendi sesin. conrad’ın “zafer”i içinden her hangi bir sayfada ona gürlemeden önce okuduğun son cümle. bunu anımsıyor olman sana rüyada değilmişsin duygusu verdi. fakat bunu anlayabilmen için yeterince aydınlık değil. karanlık bir koridor burası.

bir fincan sütlü kahve ve kaç gün öncesinden kaldığını anımsayamadığın kurumuş bir kek parçası ile doldurdun mideni. gök gürlemeye devam ederken yavaş yavaş azaldığın duygusuna kapılıyorsun birden. neden her şeyi birdenbire yaşadığını ve neden herkesi birden bire terk ettiğini yahut kendinden uzaklaştırmak istediğini açıklamaya yetmeyecek kadar azalıyorsun. birdenbire. geçmiş, gelecek ve şimdinin seni ilgilendirmediği uykuna dönme isteği içinde, bu azalma duygusu ile nasıl baş edebilirsin bilmiyorsun. misket (yahut cicoz yahut bilye ne fark eder) oynar iken; azalan misketlerine ağlayan o kızcağız seni terk etti sanıyordun. ama başucunda işte. birde şimdisini çocukluğundaki psikoloji ile açıklamaya çalışan psikoloji manyaklarına kızar durursun. bak işte haklılar mı değiller mi. hayır değiller.

canrad’dan okuduğun son cümleyi karanlık koridorda kendi sesinden işittiğin an bir anı: kitabı eline alışın ve onun gelip sana sarılması kitabı fırlatması ve seni öpücüklere boğması…anımsamaya çalıştıkça bulanıklaşan bir kendinden geçme hali. kitabın ilk cümlesi: “bu bilim çağında yaşayan küçücük çocukların da bildiği gibi kimyasal bakımdan, kömür ile elmas arasında…” kömür ve elmas arasındaki benzerlik seninle o arasında yaşanan trajediye benzemeyecek kadar ilgisiz bir anımsama. her şey bir birine giriyor. geçmiş, gelecek, şimdi…kendi sesinin sana ettikleri…bilincinde ona dair ne varsa bulup çıkarma isteği…kusma isteği. kusuyorsun. ayıldığını sanıp yürümek istiyorsun. koridor uzadıkça artıyor karanlık. bu bunaltı bu zihin karmaşası bitsin istiyorsun. birdenbire gelip sana sarılıyor. koridora ne oldu bilmiyorsun şimdi. düşünmüyorsun da. sarılıyors…

o eksik misketli kızı bir kenara itip kahveni alıyorsun eline ve yatağa girmeden önce müziği açıyorsun. tom waits olmalı dinlediğin:

 ‘little drop of poison’

……………………

 ……………….

 KUSMA

söylenmeyen, söylenmeyenden çok söylemek istenilmeyen ve istenilmediği kadar da söylenemeyen ve söylenilen oluverdiğinde ‘aslında söylemek istenen o olmayan’ ile ısırıyorum dilimi. belki de.

.

kapıyı çarpıp ve çıkıp ve gitmemden sonra kendisine kendisi için yarattığı ‘sebep’ler onun başlangıç sebepleri benim ise son. yahut onun için ben olana son, ben olanda ise o olana yeni başlangıç arayışı. (yaşam gerçekte kelimelerden daha karmaşık değil)

her şeyi kendi deliliği ile açıklayan bu adam, onun sevgi adına ürettiği bütün anlamların içinde nefret edilesi bir ‘sebep’ olarak mı kalacak.

o izin vermediği sürece ondan bağımsız hareket etmeyi asla istemeyecek biri olarak mı. yahut yaşamı ve kendi ölümü arasında bilincine varamadan sarf ettiği sözlerin ‘pişmanlık acısı’nı duyarak onsuz yaşamayı öğrenen olarak mı. onun conradının singletonu gibi mi mesela. kafa tasının içindeki kuşkuları dağıtmaya yeltenmeden ve bu kuşkuların seviyor oluşun bir parçası olduğunu söylemeye devam ederek mi. o, bu adamdan bir kere olsun ‘kuşku’ duymadı diye ondan sevgisini kanıtlamasını isteyerek mi. ne demiştim ona: “bana olan sevginden şüphe duyuyorum. bunu bana kanıtlaman gerek. bunu senden özellikle istiyorum” bu bir istek olmaktan öte bir can çekişme. bu “düşümüzde dahi düşünmediğimiz” yahut düşümüzde düşünsek dahi -bir düş sadece- diyerek geçiştirebileceğimiz, ve sevgi yerine hırsın ve kıskanıyor olmanın baskın gelen titizliği. belki. şimdilik belirsiz ve bu belirsizlik için benim yapabileceğim ne var? bilmiyorum?

sanıldığı kadar kolay değil. dürüst olmak gerek. hiç kolay değil.

güven bunalımı yaratıyormuşum. o sözü söylediğim an. o kaotik ortamı yaratan sözün an-ı. böylesi bir ‘son’ (bu gerçek mi) yaratacak kadar düşünülmeyen harfler ve o harflerin yan yana gelip ağzıma doluşarak söylenivermesi.

neden kendim ile, kendi davranışlarım ile ilgili her şeyi ‘bir anlık’ olarak açıklıyorum. dahası davranışlarımın ve sözlerimin onu ve onunla olanı olumsuz etkilediğini ve herhangi bir şeyi sona sürüklediğini ve benim bütün bunları anlamamın neden hep ‘geç’ olduğunu bilmiyorum. o sözlerin veya davranışların ‘düşünülmeden’ olan olduğunu savunuyorum hep. singleton gibi ‘duygularının tutsağı bir ahmak’ olmaktan duyulan korkum, sen ile ilgili olan her şeyde hırsa dönüşüyor. bunu hiç anlamıyorum. ortaya çıkmasına neden olduğum şiddetin bana dönecek olan ve kendimi savunmamı gerektiren araçlarından ölesiye korkmamdan mı yoksa böylesi durumların yarattığı şiddeti öngörmemiş olmamdan kaynaklı bir afallama mı bu. bunu hiç anlamıyorum.

güven bunalımı yaratıyormuşum. nereye kimlerle gittiğini öğrenme isteğim, ne zaman ve kaçta gideceğini, ne zaman ve kaçta geleceğini, en yakın arkadaşının neden filiz değil de idil olduğunu, yahut işe giderken neden bunu değil de şunu giydiğini vs. vb. öğrenme isteğim….bütün bunları bilmek en doğal hakkımmış gibi davranmam onda güven bunalımı yaratıyormuş. hayır onda değil de aramızda. güvenmek istemek bütün bu sorulardan ve öğrenilmek istenilen durumlardan azade, sadece ona duyduğum sevgide aranmalıymış. ne diyordu okuduğu kitap: “sevgi, kişilere duyulan ilgiyi canlı tutmaya yeterli değildir” sevginin tek başına ilgiyi canlı tutmaya yetmediği yerlerde ne yapılması gerektiğini bilemeyecek kadar çaresiz bir adamım ben. ona duyduğum sevgi davranışlarımı kontrol edemeyeceğim kadar yoğunlaşabiliyor çoğu zaman. ve ben bu yoğun buharın içinde küçük küçücük bir su damlası gibi onun ellerinin arasından kayıp gidiyorum. o zamanlarda ne gözlerine tutunmama, ne teninde öğlece yıllarca kalmama, ne de sözlerinin içinde her hangi bir harf olarak kalmama izin vermiyor. o hep bambaşka. ve bu bambaşkalık onun bende yarattığı deliliği gitgide şiddetlendiriyor. sevgi denen ve onun aslında asla dile getirilmesi gerekmeyen bir şey olarak gördüğü duygu, bende onun deyimi ile ‘kıskançlığa’ dönüşüyor ve ben belki de onu, arkadaşı idilden yahut idile oranla daha az görüştüğü filizden ve diğerlerinden dahi koruma isteği ile çıldırıyorum. hatta yanında yöresinde hele ki volkanı görmeyeyim. işte böylesi anlarda da ağzımda birikip sonra da çıkıveren o sözler ‘son’um oluyor. ‘sonumuz’ oluyor. ve bütün bunların onu ‘sevmem’den kaynaklandığını anlatmam için de neredeyse ölmek istiyorum. ama o ölüm ile anlatılabilecek olanın aslında yaşam ile de anlatılabileceğini ve ancak yaşam ile anlatılamayan için ölümle anlatmayı seçmeyi bilecek kadar çok öldüğünü ve çok öldükçe de yaşayarak anlatabilmenin ne kadar azaldığını anlatıyor bana. ölemiyorum.

şu an ne durumda olduğunu merak ediyorum. deli gibi hem de. o; güçlü görünen ve aslında göründüğü kadar da güçlü olmak istemeyen ve gerçekte göründüğünden çok daha güçlü bir kadın. kaç gün oldu. bana ilk defa o şekilde bağırmasının üzerinden kaç gün geçti bilmiyorum. bu bilmediğim süre içinde onunla ilgili öğrenebildiğim tek şey işe o günden beri hiç gitmemiş olması. idili arayıp onun hakkında her şeyi öğrenebilirim. (öğrenebilir miyim). bana anlatmadıklarını ona anlatıyor. (anlatıyor mu) benden sıkıldığını söyleyip birkaç gün uzak kalmak istediği zamanlarda ona gidiyor. (ya volkana giderse bu defa) işe gitmediğine göre bu durum onu fazla üzmüş olmalı. üzgün olmasa işe mutlaka gider.çünkü işe gitmemesi için ‘tembellik hakkı’ damarı tutmuş olmalı. lakin onun ‘tembellik hakkı’ bu duruma uygun değil. çünkü tembelliği kazanılmış bir hak olarak yahut kazanılması gereken bir hak olarak görmez o. aslında olması gerekenin şu günün baktığı yerden gördüğü çalışmak olmadığını, çalışmanın istenildiği zaman, istenildiği yerde ve istenildiği kadar olması gerektiğini söyler. fakat hırs, tedirginlik ve korkaklıkla kodlanmış günümüz kişisi için çalışmak asla bu değildir ve bu olmadığı için de günümüz kişisi tembelliği bir hak olarak görünür. ve onu sarmalayan bu koşullarda çalışmak zorunda olmak ise yaşayamayışın yahut ölerek anlatamayışın bir sonucudur ona göre.

hayır tembellikten gitmemezlik etmiş olamaz.

üzgün olmalı. (üzgün olmalı mı)

kaç gün geçti üzerinden. bana “bu isteğin çok fazla” diye bağırdığında çıkıp gitmemeliydim. isteğim olan şeyin sadece onu seviyor oluş olduğunu söylemeliydim. ve onun için gitgide ‘başka biri’ olduğunu hissettiğim ‘ben’i başkalıktan kurtarma isteğim olduğunu ve bunu sağlamanın yollarını aradığımı. ve demeliydim ki ona bir rüya görüyorum. öğle bir rüya ki bu, orada ben dışında beni çevreleyen yalnızca sen varsın ve sen benim gördüğüm rüyanın içinde ‘bambaşka’ olarak varsın.’başka’ olarak değil. başka olmak. başkası. bilinmeyen. önemsenmeyen. önemsenmesini gerektirecek kadar ‘ben’ e dahil olmayan. ‘ben’ olanın kimyasal denkleminde dahi yer almayan. başka. öteki oluş. ‘ben’ e benzemeyen ve benzemesi istenmeyen. istenmediği kadar da uzak olması düşünülen. sen için ben ‘başka’ olmayı bütün bu tanımlar, bütün bu bilişler yanı başımda durur iken nasıl kabullenirim. ama sen ‘başka’ değilsin. sen ‘bambaşka’sın. öğle ki bambaşka oluşunu sana açıklamaya kalkıştığım an rüya sona erdi işte. ve sen benim hiç bilmediğim koridorunda kendi karanlığında kendi rüyanla yaşamaya devam edeceksin.(bunu mu yapacaksın)

yaşadığımız ‘modern dünya’ hiçbir zaman yeterince karanlık değil sana göre ve sen bunu o gece elektriklerin birdenbire kesilmesinden sonra balkona çıkıp kentini, kentimizi izlerken söylemiştin. ‘yıldızsız ve aysız bir gece yeterince karanlık olmalı öğle ki bir süre sonra alıştığımız ve gözlerimize fazla gelen karanlık o kenti görmemizi sağlasın’ demiştin ama sen karanlığına kimseyi yaklaştırmazsın ki. sen bambaşkasın.

anılara dönüp bu günü anlamak için bir ışık aramanın anlamsız olduğunu söylerdi o. ancak ben anı olana sığınıp şimdi-me ışık aramaya devam ediyorum. hep.

onu ‘sev’diğime karar verdiğim gün ‘anlamıştım’. o kararı verdiğim günü anımsayıp ışık arıyorum. bu ışık benim ışığım. anı benim anım. onu sevdiğime karar verdiğim gün, bu kararı ona söylediğimde önce dakikalarca yüzüme baktı. hayır yıllarca. baktı. sonra o yılların bedelini ödetir gibi bir kahkaha attı ki o kahkahasını bir daha hiç duymadım. “sevmeye karar vermek” diye tekrarladığında anladığım şey bu kadının sevmeye gerçekten değer olduğu idi ve kararımın (ki sevmeye karar verilmez, sadece ‘sevilir’ diyen ona rağmen) ne kadar doğru olduğu idi. doğru. neden kendi doğrularımı onun yanlışları üzerine inşa ettiğimi hiç anlamadım. ve onun neden hep benim doğrularımın üzerine yanlış eklediğini. yanlış ona göre doğrunun kanıtlanmasından başka bir şey değildi ve sevmek denilen şey ona göre iki kişinin karşılıklı doğrular ve yanlışlar kanıtlamasıydı bedenlerinde. doğru mu söylüyor. ya yanlış ise

‘başka’ olana itiraz. başka olanı kabulün reddi. başka: bilinen olan ile benzeşmeyen. bilinen olanın dışladığı. ama bilinen olanı dışlayan değil. başka oluş: tanımlandığı anda kendini tanımlayan söz olarak artık ‘başka’ olmayan. kabul edilen. bilinen. (başkayı tanımlama çabam, ben olanı o kadında ‘başka’ olmaktan kurtarmaya yeter mi ki!)

duydun mu: duydum.

gördün mü: evet gördüm.

kokladın da: evet kokladım üstelik.

dokunmuş da olmalısın: evet elbette dokundum da.

tadı nasıldı: bambaşka?

ölüyorum. yavaşca bir ölme bu. ölümü yavaşca yaşamak. yaşamı hızlıca ölmek. senin conradının ölüm seferinde bir karakter olsam singleton olurdum. “insan duygularının dışında kendi hayatını süren” singleton. “konuşmadan gülmeden, aramızda soluk alıp veren” ve “başkaları ile tek ortak yanı” bu olan singleton.

“öyle ise durma. ‘kalmam’ı sağlamak için verdiğin sözler tersten okunduğunda, ‘gitmen’i istemem için harcadığın çabayı özetliyor” dediğinde sevgi diye tanımladığım şeyi yeni baştan ve tersten yazmaya çabalamaktan ‘başka’ gerçeği kalmayan ben şimdi büyük bir şevkle sadece kendimi bağışlamadan yaşabilirim yahut sadece senin beni bağışlamanı dileyerek ölebilirim.

………

kendi ‘bambaşka’lığında waits dinliyor olmalısın.

“sonbaharda gitti, şu duvardaki onun resmi
sigarası ağzından hiç düşmezdi”


Toplam Okunma: 670 | Bugün Okunma: 2

Yorum yapılmamış

Henüz yorum yapılmamış.

Comments RSS TrackBack Identifier URI

Yorum yapın

  • Ara

  • Dış Bağlantılar