dilsizlik

2010.07.12
“…ama olağanüstü çekiciliği kalmalı silinişi kurmanın…”
 
 
 
boşluğa salınıyor…
unutturuyor, unutmaya giden uzun anımsayışı…
beklemek: zamanın gözbebeklerini deşmektir ‘diyor
kök salıyor…
 
düşünce ve duygu arasında
dehşet veren gerilimden doğuyor…
kendini öldürmeye hak kazanmak ise doğmak,
çoktandır yaşıyor:
uçurumun ağzından
gitmenin yüksekliğine bi’açılma…
 
doğuyor: konabileceği bir beden bulmayı unutarak
kasılmalar, vahşi kıymıklar, etobur açlık, yırtıcı bakış,
terk edilmiş beden,
sözün dilini uman hırçınlık…
ve tüm belirtiler
işte doğuyor: henüz ortaya çıkmamış olan olarak…
  
dilsizlik,
içinde gerildiğim uçurumdu ‘diyor
gösterenden, görünmeyene…
yerçekiminden, hafiflemeye…
şehvetten, uyumsuz titreşimlere…
 
göz göre göre insan aykırı geliyor doğaya, onda:
gece, bütün karanlığı örter sanılıyor
anlamak ve de anlatmak
ne ki
ne anlaşılıyor ve ne de anlatılıyor yokluğu…
  
silinişin sonsuz çağrısı o
her şeydeki sır ve hiçteki sınır
dağılıyor: dağılmayı korumaya doğru…
 
varlığından ayırıyor kendini.
kaç kişiyim ben ‘diyor:
olduğu haliyle mükemmel olana karşı koyuyor!
 
kendi gerçeğinin yaratıcısı olduğu yerde yok oluyor.
 
“boşluk ve gövde ilişkisi, aynanı ver bize” diyor ses
kimseye ait olmamanın görüntüsünde çatlayarak
ah boşluk ve gövde ilişkisi!
açılma yerinden, biri diğerine dönüşen sadelik. ah!
hem ulaşılmayandır gövde, yer kaplayandır hem boşluk
aynanı ver bize!… ‘diyor
ve doğuyor:
tutkunun dilsizliğinde
‘durmayı’
harekete geçirerek
 
olağanüstü silinişte
“sözün varlığının hiçbir çekiciliği kalmıyor söz’de var olanda”
 
 
ya da uçurum…
 
 
 
 
 
/ela dincer
 
 
 
 

katastrof

2010.06.14

 

uzaklaş!
uzaklığın ensesinde uçurum sesine yaklaş
… 
topraksız ormanda kaybolacaksın…
dal öznesizdir. ağaç nesnesiz.
bedensiz ölmelere özenecek başın
çatısız gökler düşleyeceksin daha
uzaklaş!
 
uzaklığın “ben” dediği yerden diz çökecek sınır çizgisi
yön değiştirecek ufkun…
dal, hep dal
incecik bir dal düşleyeceksin
binlerce ağaç-ın ortasına daldığında. daha!
:
dal ve uç.
çizgi ve sınır.
kül ve iz.
sen ve öteki.
:
hep bir ikilemenin ortasında
adım atılamayan telaşların olacak
kekele! kekeme dilini yut. susmaları öv…
kendini yırtarak açığa çıkan bütün “ben”ler’i öl:
,ne kadınsın ne erkek (dal ve uç)
,henüz doğmadın da üstelik (çizgi ve sınır)
,doğar doğmaz bir hayvansın işte (kül ve iz)
“uçmayı anımsamalıyım” demeyi
çoktan unutturan yüzgeç! -sen ve öteki
 
ölü heykel donukluğundan
kökteki yasadışı hareketine ağacın
oradan uçlara doğru açılan gök-
huzursuzluğun nasıl da sakin!
ne yerin belli ne yurdun: biliyorsun
yolunmuş yapraklar ve sökülmüş çivilerin
oyduğu anıda
çok acı bir kin birikiyor. görüyorsun
ve yalvarıyor bedenin:
“harekete geç ey tutku. aşktan delir ey aşk”
 
ama
sen uzaklaş
sonsuz düşüncenin sonsuzluğuna doğru eğ dalı
yaşam sever değilsin. kin veya aşk değil
-sin
“karanlıktaki anahtar sesleri, ışığımı açmak içindir”
diyemezsin. kekemesin!
mezar taşlarından çok, köksüz bir dal…
bıçak sırtısın: “ölümü alayla, yaşamı nükteyle deşersin”
makinenin durmadan duran çarkından başka değil-sin
uzaklaş: “fark edilemez ve yıkıcı”
 
oluş-lar arasında dön…dön…
dön
bu, boşluğun içinde tutar seni, ama
artık içindeki boşluğa tutunamaz oluş’sun
orada
aşkın ve nefretin ortasında…tam orada.
arada…
derin yaralara sin…çivi izi ol…sökül
kendinden arınmışlığa delilik bulaştır
deliliğe bulaş!
bulaşmak: nefretidir aşkın
nefret ise şimdiden taşkın bir aşk…
 
sen.
uzaklaş!
 
bedene verdiğin ölümde değil
ölüme beden veremeyişinde usta-laş!
 
 
 
 
 
 
 
/ela dincer
 
 

kürtaj

2010.05.28

XlV
varlığının gerçek zemini hiç olmadı

bir başkası olmaktaki bütün duyguların, omuzlarına kanırtarak işlenen sevap meleklerinden bir dövme gibi beyninin en karanlık odasında (ışık kaynağını hepten yitirmiş karanlık bir odasında) evcilleşmiş ellerinle zemini deşerek hırçın sözler arıyor. uzun bir geçmişten söz eden başkası olmaktaki duygun kısa bir an için bir ışık yakaladım sanıyor -kendini görebileceği kadarlık bir ışık- ancak gözleri karanlığa alışmış bir yarasasın sen ve yararsız bir ışık düşüncesi bile çok fazla sana. varlığının manifostosuna temiz bir “geçmiş günler albümü” iliştirip kadehini gelecekte olmayı arzuladığın vahşiliğe dahi ait olmayan senden bağımsız bir “olma” haline kaldırıyorsun.

Xlll
gerçekliğinin gerçekdışı varlığı hiçbir şeyi henüz kanıtlamadı.

marangozlara özendin hep. ahşabın hayati bilgisi, bildiğini sandığın bütün bilme hallerinden hep daha önemliydi. ahşap ustasının biçimlendirdiği bir pinokyo olmayı düşündüğünde içine bir kurt düşmüştü çoktan: ya o kurt seni sonsuz bir yokluğa doğru kemirmek için içine düşmüşse…yalan söylemeyi asla bırakamadın sırf bu yüzden ve uyarılmış koku algın senden uzaklaştıkça (burnun uzuyordu gitgide) dişlerini kullanmayı öğrendin sandın. ahşap ustası bir gün öldüğünde kendini biçimlendirmek için kullanman gereken bütün o aletlerle kalakaldın. şaşkınlığın ağır yükü altında kendi cenazene dahi diş bileyemeyecek kadar eksik’tin. evet sırf bu yüzden marangozlara özendin hep…

Xll
aşk meydanında sallandırılmış adamların seninle hiç ilgisi olmadı.

öldürüm’ü düşündüğün zamanlar hep bir sigara yaktın. hazırladığın katli vacipler listesi gereği, onca insanın hışmını üzerine çekmen an meselesi idi. sırf organ yokluğu fantezin yüzünden öldürmek istediklerinin listesini hazırladığın o zamanlarda aslında bir delinin otobiyografisini hazırlıyor olduğunu göremedin. bütün o adamlara aşk aracılığı ile yok olmayı arzulatmak senin tek görevin olabilirdi. ancak o kadar duygusuz tavrın vardı ki o adamların inlemeleri karşısındaki kansızlığın onları dar ağacına gönderdiğinde sen yazı masasının başında “adam asmaca” oynuyordun ve yenilenin sana aşk kölesi olmaktan başka seçeneği olmamasını arzuluyordun. o meydanlarda sallandırılan aşık adamların seninle hiç ilgisi olmadı sen sadece oyun oynuyordun…

Xl
şiir okuma bayramları’nda saçlarına iliştirdiğin yapay sözcüklerden kurdelelerle sıranın en önünde durup kaldırım taşlarını öven şiirler bağırdın. sesin kısık ve boğuk çıkmasın diye kendini deşip içtiğin döllenmemiş “yumurta”lar senin kendi yokluğun demekti.

X
derin kuyuların işi derin olmak değildir. onları derinleştiren şey bir kürek ve bir el olabilir sadece.

lX
taklidi zordur var oluşunun.

vahşi sözcüklerle (iç denizde) yarattığın girdabın işi seni içine almaktır. onun varlığı böylece senin yokluğun demektir.

Vlll
ey sen, söyleyemeyenin dil ucundaki bekleyişi. korkularımızı al; üzerine anılar düşürülmüş eski koltukların duruşu gibi olan korkularımızı…bu öğle üstü bahçelerinde…bu güneşin çekilmek üzere olduğu saatlerde…korkularımızı al: zamanda tersine yolculuk etmiş tek gözlü korsan aşklar bizi en güçsüz yerimizden vurabilir. topuklarımız aşilden miras yumuşak sözlerle bile aldanabilir. ölümsüzlük o saatlerde yırtıcı bi’kartalın ağzında, görmüyor musun. ve ciğerimiz az önce söyleyemeyenlerin dil ucundaki nefesini biriktirendi ve edilgin değildi kartalın ağzındaki kadar…

Vll
hayatın gerçek’miş gibi yaşamayı- oynadın. bu yüzden kuralları bilen biri gibi göründün kendine her yenilgide.

Vl
yağmur dinmişken bakkala gidip sigara almayı unutma. şemsiyen geçirgen bir deri…

V
fahişe bir ruhun asil bir bedene ait olma çabasını küçümsüyor musun. delilikle dahiliğin sınırlarında tel örgülere takılan aklın olmadı hiç. aslında hiç sınırın olmadı. ruhun kendini bütün bil’melere düzdürdüğünde bedenin çıplak bir çölün vaha notlarını düşüyordu avuç içine. bu yüzden (avuç açıp) dua eder iken anımsayabildin kasılıp gevşeyen susuzluğunu.

lV
aşkının sınırları döngüsel bir kayganlıkta daralıp genişliyor. daraldığı zamanlarda sen bütün arzu iktidarını ele geçirmiş oluyorsun. ve genişlediğinde senin bütün isyanların karşındakini arzulu bir aşık haline getiriyor. ya da sen bunları yapıyorsun diye daralıyor ve genişliyor…henüz bilmiyorsun. ama arzulu aşıklara boyun eğmemekle tehdit ediyorsun kendini ve seni üreme düzleminden çıkarıp salt bir zihinsel arzu olarak algılayacakları ana dek onları kırbaçlayarak yok ediyorsun. şimdi kendinlesin. daralacak ve genişleyecek bir sınırdan yeterince yoksunsun.
buna yalnızlık diyorlar.

lll
varlığının gerçek zemini hiç olmadı. gerçekliğinin gerçekdışı varlığı hiçbir şeyi henüz kanıtlamadı. bu yüzden aşk meydanında sallandırılmış adamların seninle hiç ilgisi olmadı.
taklidi zordu var oluşunun ama sen inatla hayatını gerçek’miş gibi yaşamayı oynadın. kendini imgeler evreninde simgenin evrimi olarak görseydin “mükemmel şiir”e doğru izleyeceğin bir yol olurdu. ama sen mükemmel şiirden geriye doğru kaçarak kurtulacağını sanıp bir gölge insan olmayı seçtin.. evrim sürecinde dil yuvarlama tamamen genetiktir. bu yüzden kuralları bilen biri gibi göründün kendine her yazıda…

ll
kendi “gerçek kavramı”na prim vermektense, ötekinin “gerçeklik” dediğine inanıyor olsaydın baş aşağı yaşamak zorunda kalmazdın…

l
ve işte kopuş gerçekleşmek üzere. kendin, kendine yaşama hakkı vermiyor musun rahminde. bedensel “duygulanışlar” senin ruhunu fahişelikten kurtarabilir mi sanıyorsun. bu bir ayrışma. o halde burada dur ve bu duruşun yokluktan esirgenen öteki varlığın için bir kopuş olduğunu ilan et!

/ela dincer

küçük şeyler

2010.05.28

işte yarın
yakınına yaklaştı…
gece, usulca süzülür koynuna
karanlığın bütün izlerini
dişleri arasına almaya…ağartmaya teni
bir nehrin akış yönünde
uzanıştır yaklaşan…

balık tutalım

nehirde balık tutulmaz…akılır nehire
sanki günün birinde balık olma olanağına doğru
ve göğe ağan bir iç sıkıntısında
sanki günün birinde kanat olmaklara…

balık tutalım

bilmem ki…
ya mesafe
konumlar arasında konum
erkekleşmeler ve kadınlaşmalar
ya onlar

onlara uzak bir mesafedesin ve işte
kadınlığını seviyorum ben

mesafe: iki istek arasındaki en kestirme yalan!

önemli olan onlar ile uzak olman

evet ben bütün mesafelere uzağım

bana yakınsın ama
ve bende kendi çemberimdeyim
ve sana yakın
teğet ama iç içe

yakınlık hep bir çemberin dışında olmak…
teğet olunan bütün dokunmalardan kaç kadın doğurur kendini…
ve iç içe oluş: bedenlerin aşılmayan sınırı…

hayır
içinde olmak ve içine doğmak

ya sınır

var mı ki

elbette.
yaklaşan yarın gibi…
kişinin kendisinde kendisi ile bile…
ve o deri’nin gerisi:
“görünmeyen beden”…ona ulaşamaz kimse
içimde olsa bile…içinde olsan bile

ama içine doğmak…

içine doğmak…
güneş doğar gibi mi
batmaya yazgılı gibi
değil!
yok olmak için doğmak gibi…
ama acıyla kıvranarak var olmak gibi…

sevişmek…

sancı

sevişmek bütün bunlardan geride kalan bir sınır ihlali…
ama sancı yoksa var oluş da yok
içinde sevişmek ama yok olmak için de sevişmek…

tenle oyalanıyoruz işte

oyalanmak değil

vakit dolduruyoruz

hayır
kendimizi zaman içinde bir nokta olarak kanıtlamak için…
nokta ki mekanın anlık çöküşü orada
işte bunun için: kanıt çabasıyla yanıp tutuşuyoruz

zaman içerisinde olmak ve oraya kendimi dahil etmek için
bir ispat çabam olmadı hiç!

zamanı kavrayamayız
bu yüzden çabayı da algılayamayız
kendiliğinden olan ve bitendir yaşamak!
o ki bağırırız kendi ateş çemberimiz içinde
kendini sokarak öldüren akrepleriz:
ey sihirli ten…senin bütün terin ötekinin mezar çiçeklerini sulayan
bir sevişmedir zaman!

akışkanlık…
senin ve benim ve ötekilerin akışları
nehrin içinde belirsiz nehirler olarak akışlar…

ancak likit hayaller
gerçeğe taşımaz kimseyi
gerçeklik kötülükte gizlidir

yazılanları unutmaya yazgılı bir süreç işliyor…tıkır…tıkır…tıkır tıkır
ve yarın yaklaşırken koynuna
kadın boşluğu dolsun ister…işte kötülük çanları!

neden ?

nedeni henüz bilinemeyen bağışlamalar vardır
nehrin içinde akan su yosunları
renklerini bağışlamaz suya
su, rengi içine almadığı için su’dur
varsa da bir rengi bildirmez…
boşver..üzerine konuşmak gereksiz

ben de bir süre susacağım o zaman

süre..?

senin başlatacağın bir an yok olacak olan yaşamak’lar: süre’m

süre kendi dışının en uzağına ilerlediğinde
kendisini kendisinden geçmiş bulur…

sessizlikte zaman yoktur

sessizlik…kendi sesinin zaman aralığı
yine de vardır sesi

sessizlik bir çeşit çemberdir
etrafında yanan
istediğin kadar çığlık at
istediğin kadar öl
kimse duymaz ve bir sure sonra
sen bile duyamazsın
orda sadece sana seken sen varsındır
sadece
sessizliktir
zamansız….boyutsuz

tercih edilendir sessizlik
görüntünün şiddetine karşı sessizlik tehdidi

görüntüyü zaten ret etmiştik
sesi ret etmek en zoru
ve zaten çarpışan da bu

bütün bedenleri harekete geçiren istek karşısında
kendimi sesinin bağrında buluyorum…(bulmalıyım)
o halde…
ama ses işte…
uzaktan yakına doğru artan titreşim…
çarpışmanın etkisi ile etrafa saçılan bedenden nesneler
küçülen…
ama artışı boşluk yaratıyor!

boşluğun kendisi olanın bir boşluğu olmaz

ama boşluk:
sese çarpınca oluşan boşluğun içinde kalıyor.
evet…tamamen boşun içinde onu kapsayan diğeri…
ve diğeri…ve diğeri…
ve…
kadın boşluk dolsun ister işte!
ki orada erk’in gelip yerleşeceği bedensel zamanlar icad eder
kadına doğru uzarsa da nehir
yaklaşan yarından izler olsun ister ondan oluşan boşlukta…

boşluk biziz ve o boşlukla varız,
dolmaz
dolmaya başladığında
rahatın kaçar
delirir ve hemen tırnaklarınla kanatırsın ya kendini
ya da başkasını
ki o boşluğa dokunmasın diye
biraz daha genişletirsin boşluğunu
kanata kanata
dahil edeceğin her ne ise ona yer açtıktan sonra
salt boşluğun aynı büyüklükte kalır
sana ait olarak

ne ağır bir akşam
boşluklarla dolu…
evet bana ait olarak
ve sana ait kalarak

işte yarın
yakınına yaklaştı
sana uzanan gölgelerle birlikte içine sinecek
sindirilecek
ve boşalacak! senden!
bir soruyla bağışlayacak yüzünü sana
koynuna süzüldüğünden haberin olsun istemeyecek
sorular
ah ki yanıtları içinde gizleyen bilmeceler
yine de
bir soruyla…tek bir soruyla girecek koynuna:
ölmeye hazır mısın?

bazı soruların yanıtı soranda vardır fakat,
ve yanıtlayacak olan
bu yüzden bilmez görünür…

/ela dincer

tek sesli opera

2010.05.28

al! semender! gizli dileklerin ağzındaki ateşi ve yan!

mavi kadifeden gece çığlığın içinde dağıldı
en derin yerinden çizildi yüzün
sabahı tükürürken incinen güne
ağzın: cennet kapım!
/
ağır ağır uzaklaşmakta idi ışık
gölgenin sırrını aralayan kapıdan içeri girdim
soluğumu tutar gibi tuttum bakışımı
çevirmeden başımı kendimden

dinle! dedi bir ses: duyulmayanı duyana dek!

bekle.

sabrın ikindi suları ile sırılsıklam olan ağzım
dilime yapışan emredici bir ortaçağ açlığı
bekledim…
yükselirken kendimden
gölge: dibimde sessiz bir tufan gibi gözledi an-ı
ne kadarını geçtim yolun
ne kadarında ışık
ne kadarında gölge sandım kendimi
eşsiz görkemi ile ellerimi kanat yapıp
ne kadar nefret ettim kendimden de
kutsal aşkların aşikar seslerini dinlemeye koyuldum

soyun! dedi o ses. (duyulanın ötesinde duyulamayana dek)

çarparak ellerimi biri birine
duymanın vahşi çağrısında
sesin doğruluğunu sınadım

(an: kendine uzayan dehliz
anladığım an yok olan)

//ve an ki bir pencere açılır esrarın perdesine: araftan yansır ışık
kapanır kapı
gölgeler uzar
gitmeler albümüne ilişen tek sesli ışık düşer perdeye: yüzümüzden
unutuş kalır geriye
unutuş:
,bağlanıp kaldığımız
,nesnesini kendi yaratan aşk engizisyonu
,unutamayacağımız ‘kararlılıkta’ ödenecek diyet
soluk
karanlık benizlerimizin
en şuh gecesi
ki: terk ettiğimizdir her şeyi
salıncaklarımız boş kalsın: sallana! sallana!//

soyun! der tekrar
salınım şiddetlenir havarilerin gölgesi uzadıkça
soyun!
küçük şeytanlardan!
yeni tanrılar besle rahminde
ne dişil bir öfke
ne bir çocuğu böyle öpen kadın
ne de şehvetin dudağında ısırık
yalnızca yeni tanrılar: “adamlar” olsun adı
böylece soyunduğun yerlerde uzadıkça uzasın çığlık

(kırmızı şarap soluyorum kan diyetine
bütün yüzüm çöle dönerken
vahalarda kutsal soytarılarla çiftleşiyorum
‘üryan’ı dirimden sayan bir tat ağzımda
bakıyorum durduğum yerden gölgeme)

oku!
dedi sonra
gördüğünü: girdiğin kapıların ardında/

cehennem! diye araladım ağzımı

ağzım ki yarattığım tanrıların cennet kapısı
/girdi içeri biri!

“ben”: gizli bir dilekti bundan sonra

/ela dincer

tereke

2010.05.28

“..bütün çağrışımların en gariblerini seçtiğimi anlarım
bil ki, kendi yolunda, her çağrışım gariptir..” (borges)

.
seni ince bir sarsıntının
sahile sürüklediği yosun kokusuna sardım
başıma üşüşen cenaze merasimcileri
adını sorup kaçtılar: ölen yok dedim
ağız birliği etmiş gibi ağustosun böcekleri ile
ki
yosuna sardım dedim: ölen yok

ağustosun sesinde iki iklimin
tam ortasında kalandım
sarıp sarmalamasam çıldırırdım
neyin uzantısıydık binlerce metre derinimizde
su gibi bir şey
neyin kalıntısı olmalıydık
da şölenler kuruluyordu o kokuya/
cenaze merasimcilerine aldırmadan kendimizden geçip
sıyırıveriyorduk ince incir yapraklarını
soruların parmak arasından

ince bir sarsıntı
her şeyi
ama her şeyi
darmadağın etmezden önce
yosun kokusu bulamaz ise
yeşile kılıf olsun diye
bileklerini kesen o kalabalık
soru işareti gibi kalakalıyordu
biz dışındaydık hep intiharların (öğleydik)

ezberlediğimiz hiçbir sahile işaret olmadık
ayak izlerimizi silsin diye kuşun gölgesi
güneşi taşıdık yanımızda yorulmadan
nemli bir sıcak bizi boğana dek
karanlığı el fenerlerine gizledik
ki güneş bizi bu yüzden terk etmedi
iki iklim arasında sıkışıp kalandık (yine de)

oysa bağıra çağıra
o kalabalığa: insan yokluğun tekrarıdır
mı demeliydik
uzaklaştılar az önce
sözlerini ceplerine doldurup
kendi
merasimsiz cenazelerine intihar girişimi olmaya
onlardan farkımız şuydu:
acemaşiran nakkaşın suzinak bestesi-ni çal
derdin
hep onu derdin
oysa biz biliyorsun hiçbir sahilde ayak izimiz dahi
kalsın istemedik
ki dinlediğin ses
ağustosun sesi: yalnızca
ötelerde değil tam da iki iklimin ortasında:
cenazesiz merasimlerimize gark olmaya
elsiz dilsiz kimliksiz kalmaya
alışılmadık şeyleri birbirine katmaya
ve seni yosun kokusuna sarmadan
hemen önce
ince bir sarsıntı ile öpmeye

/
söyledik ve bitti bütün çağrışımlar (öğle mi)
bütün dudakların öpüldü senin
sırlara gömülen aynan kırıldı
her bir parçası şimdi
beyaz bir çarşaf gibi yataklıklarımda
batıp duruyor zamanın durduğu yerlerime

son:
tarihi unutalım
camilere işeyen çocukların sesinde
yaşlı kilise çanları gibi unutalım kendimizi
geriye bir o kalsın
o sarsak yosunlu çözülüş
//
not: pejmürde cenazelerine sinen şaşkınlığı saatin gösterdiği zamanda boşuna arıyor o kalabalık ileriye dönüp sobelemek yerine eğilip gölgesini tekmeliyor!

.

önü ardı: “herkes pek bi kendi”

/ela dincer

diş izi

2010.05.28

yaşamak için iyi bahanedir sabah.
değilse boynu kıldan incedir gecenin.

ey şiir
acıya yataklık et kırılsın kemikleri düş’ün.
söküldüm tutturulmuş iğreti yerlerimden
sallanıp duruyorum koptu kopacak sabrımda
dudağına iliştir: çiçek sapıdır diye bu hayat
kökünü zorlayan.

senin bütün biçimlerin mubahtır bana. bozgun gibi
gireyim sınırlarından ve çıkayım dirilerek kendimden.

eski sokaklar dolaşıyorum. yorgunluğuma bahane sabahlar
her adımda toplu kalabalık ağıtları
serçe parmağım kadar kalıyorum. uçup gitmek gerek ya…adım mı
benim adım yok. varsa seninle başlayan bir gecenin sonunda
kanatlanır her yanım. taşa kesmiş zamandan
taş sokaklara akmanın verdiği erime duygusu.
bir inip bir çıkıyorum boynunu. ey şiir
kadınlığıma yataklık et. ya bul ağzımı ya söyle
nerede dudakların.
çok içlendirme beni ölümsüz değilim
olacaksan sen ol:
-kudurmuş yanlarımın diş izi
-kopmuş çiçeğin sapı

(ol’manın tek boyutlu evrenidir gece. unutma.
öl’mekse bizden ötede bir yüz.
bul ağzımı. yaşamak için bahane değilsin ey)

hissederek dokundum ben bütün günlere
kanlı ve sırılsıklam kalktım sofrasından
delik deşik bir gövdeden ne sızarsa öyle sızdım
başka. hep başka güne. tan kızıllığında renk değiştirdim.
anlatamam kaç kere yılan edasında sıyrıldım kendimden
taş sokaklarda izlerimi aradım sürünerek. ama hep
suyun şekil verdiği dönemeçlere vardım: “saf, sınırsız, kahraman”
dokunduğumda keskindiler. boynumu uzattım
yaladım. kalp atışının kaybolan tadı vardı ritminde
fakat ben kendimden sıyrılmanın coşkusunda
dönüp baktım ardıma. ardımda ölü ol’muş yatmaktaydım. saçlarım
kimsenin cesaret edemediği uzun ve kanlı bi’savaş.
adım yoktu. rengim tan kızıllığında tanrını susturdu
ey şiir: konuş benimle. ölümlü bedenimi soy yeniden
ve yıkayıp pakla gecene hazırla beni
bul ağzımı da belirsin diş izlerin ya da kaybolsun sesim
benden ötede bir yüz dalgınlığında.

hala anlamadın mı:
yaşamak için bahaneleri unut
içinde eriyip gittiğim dudağından ver
illa vereceksen!

/ela dincer

yağmuru kayıp zaman ya da neredeyim

2010.05.28

söz dilenmeyi bana mahrem eden dilim
söyle
şimdi ben neyim.
yada yazsam ya da yerine
yağmur taşını anlatır gibi mi olurum.
bir ahlakçı değilim ben
neye inanırım da
ıslatır içimi gök. onu söyle!

şimdi neyim ben
gerçekliğinden şüphe duyulan soyut bir hırs!
suya atılan taşın dibe vurduğu.

biriken ve dağılan
düstursuz bir çığ:
daldaki dikeni soymaktan yürüyen.

inandırmam kimseyi
yerlerin ve göklerin
ve bütün zamanların
ve inanılacak bütün sefilliklerin
dili yok.
kör olurum varsa…
gözlerime sürme çekti baktığım yerlere sınır olsun için. gök.
bunu unuturum.
unutur gibi yaparım bakmayı da.
ama ben
inanın
manolyalardan
nilüferlerden
ve erguvanlar
biri birine karışan bütün zamanlardan
ve kendimden
geçtim!
terledim ve yoruldum.
yüzümde gezindim bir sandal gibi. gölün yüzünü çizen.
bir söz aradım ki
dil kanasın için elden vaz geçtim!
“kürekleri çekmenin” en şehvetli zamanıydı. inanın.
bütün çiçek adlarından ve kokulardan
geçtim: inanmayan ben. hiçbir güzelliğe.

dilimdeki kızgın boşluk’suya bak:
şimdi nasılım?
değişime zorlanan bir eskici gibi geçtim kendimden
kendimi kendimle takas edebildim. başka değil.
söyle: şimdi nasılım?
suya bak. bir çöl biriktikçe birikti.
vahalar kendini gerçek sandı. ben
dikeni soğuttum tenimde
derimdeki sıyrıklardan bildim: niyetim hayra yoruldu.
oysa kötü bir irindim.
kum fırtınaları için bir üfledim ki hırsımdan
kanayan ney için ağladım günlerce
derimi sıyırıp çıkamadım içimden!

inandırmalı mıyım bunu söze’
bir soysuzum işte:
döne döne kanattım içimi
yarayı dişledim kanırta kanırta
bir söz aradım kan içinde. kan için yazılmamış.
iyi biriymişim gibi yaptım:
kuş besledim örneğin. ölü kuşlar.
uçmak için göğe bırakılmış nefes
gibi olan kuşlar.
ki inandırmam artık bunu söze:
gidip vurmuş
kendini
bir güvercin sanmış. inanın./

söyle artık benim ser sefil aklım.
bir ahlakçı değilim ben.
bütün çıplak şairlerle seviştim. hadi şiire soyun.
ilkin dilimi sömür. zamanı soy üzerimden.
bütün ölülerden nefret et.
çiçek adlarını unut: bir irin gibi fışkırdığında derimden.

ah benim sefil aklım
bir de söyle
ben neredeyim!

/ela dincer

mezarlıkta kaval sesleri

2010.05.28

”göz attığım her şeyde işte o şeydir eksik;
mekân kopuk kopuktur, zaman da kesik kesik” (necip fazıl)


do

kırpık bir gün
mor
ince
parlak
düşlerden koparılmış
kırpılmış
alelacele elimdeki testiye işlenmiş gibi
ve o kadar uzak ki kendi yurdundan pando
ve
her şey o kadar lotiye benziyor ki
koklasam veda
öpüversem sonsuz giz

re
divaneyim
bunlar çam
bunlar da çim
diyorum ki
bu yol
bu karanlık
bu adımlar
bu yaprak çıtırtısı
bu göçmüş toprak
yüzünü gün ışığında yüzüme çarpan kaval
kemiğe işleyen ölüm içre
/
divaneyim işte
bunlar çam
bunlar çim

burada
başlangıcın yeşile çalan doğum sancısında
ölüm: mezarlardan taşan kaval sesi
/
diyorum size ki:
bir yaprak uzatın elimce
bir tas su dökün tüy kadar hafifliğine sesin
çıtırtı olsun yalnızca
ayaklarınızın altında ve yaprağın üzerinde
sararmış

-kan sesi-
“her yere yetişilir” elbette
asla geç kalınmaz
mezarlıkta kaval sesine
bizi “bağışla”
ey kenti istanbulun
“kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi”
bizi bağışla haşim
necip fazıl sen de bağışla
bağışlandığımızı bilerek susalım
(kafa tutar gibi halice sürdüğümüz sulara ey edip)
kim bilir
hangi dizenin
hangi şairinin
kemiklerinden bir kaval gibi susalım

(su aktı biliyorsun toprağa,
emdi ses onu biliyorsun
ve kuş havalandı -kedi esniyordu o sırada-)

mi
ah pierre!
loti bir çiçek adı olabilir elbette
aziyade bir aşkın gizi de olabilir
hem o kadar yüksektir ki
alçaklığı bağışlamaz sanırsın
bağışlanmanın adı olsa ne olur ki ah pierre!
loti en çok çiçek adıdır
koklasam veda
öpüversem sonsuz giz
(hem o an o kedi bağışlamazdı biliyorum bizi)
en çok kalbimi bağışla diyor yine de aziyade
en çok: kalbi

fa
o kadar aynı sessizlikte ki herkes/her şey
şaşırıp kaldım kendi ayak sesime
bir de usul bir bakışla
bu ses: mezarlıkta kaval sesidir
diyen
huzurun sesine


sol

aldatılmış bir kuş sesidir: yaşam

la
süte uzanan dilini kedinin
öpmeye kalkışan bir kuş sesidir: ölüm

si
eksilir gün
mahrem bir düşün
içinize boşalan yağmurları gibi
çalan davullar da susar bir gün
hüzün en kırılgan yerinden
etinizi keser
bütün bildik sokaklar yalancıdır
bütün çıkmaz sokaklar çare
korkuların düşünden fırlar da gelir
bir kara yılan
süzülür
aniden
içinize
ve sizi zehirleyen
bu sus
bu sis
bu koca düş
ölüm kılığında af diler günden
ve bitişiğinizde soluğu sizi ürperten ışıktan
biliyor musunuz
yine de eksilir gün
ve yol
ve her şey artık sadece: mezarlıkta kaval se…

/ela dincer

başkalaşım

2010.05.28

arasak bulamayız gölgemizi
hangi suya baksak namevcuduz. (c.s tarancı)

//
damarlarımdan
çalımlı ırmakların gökyüzüne değdiği yerde
vaz geçtim.
bi’bahar sabahıydı (anımsıyorum)
kumruların sustuğu bi’sabahtı.
çalımlı ırmaklar gökyüzüne boşalıyordu. gördüm. utandım.
damarlarıma baktım
aynı tonda akıştılar. gökyüzü gibiydi içim.
aynı ıslaklıktılar aynı genişlik
biri birine karışıyorlardı
da ben kaçırıyordum aklımı.
kuşların kanatları vardı. herkes bilir bunu. ama ben içimdekileri diyorum:
kanatsızdılar. gördüm. kıskandım.

geriye doğruydu her şey.

suyu tekmeleyen bir çocuktum da sanki bi’kadının rahmini oyuyordum.
mezar kazıcılar
günahlarımın affı için dua ezberliyorlardı: yüzüme bakarak.
tef sesi gerginliğinde
kanun sesi katılığındaki yüzüme.

geriye doğru bi’akışta bütün ırmakları kanımdan geçirdim
neye baksam iğdiş edilmiş masal kokuyordu her şey:
çizmeli kedi kırmızı başlıklı kızın ırzına geçiyordu.
altı cüce kurtla dansa başlıyordu.
yedincisi rapunzelin peşinde.
ben vaz geçiyordum damarlarımdan
her şey kör kütük karışıyordu diğerine.

balonu üf’leyen çocuktum da sanki bi’kadının nefesi ile uzuyordum göğe.

vaz geçtiğimi sanıyordum damarlarımdan.
“hiç olmadılar ki vaz geçesin” diyene dek onlar.
onlar ki yüzümde buhurdan ve efsunla türlü çengideydiler.
dert ehliydiler sonra: “armudi kemençe sesi kadar yoksun” dediler.
“ben yok olansam siz kimsiniz” dedim.
sustular. kanatları vardı.

çocuktum sanki. bi’kadının yüksek topukları ile kanatıyordum masalları.
uzayan saçlarının kurtarıcılığını
eril bi’güce bağışlıyordu rapunzel.
kendisini kurtaranın kendisi olduğunu bilmeden!
çocuktum. kadınlığa özenen bir ruj rengiydim her yere bulaşan.
kendimi yok sayıyordum da böylece kendim oluyordum!
“hiç olmadın ki yok sayasın” diyene dek onlar.
rapunzel kesiyordu saçlarını.

durdum.
gece oluyordu.
her şey olmaması gerektiği zamanlardaydı.
yağ döken bi’çocuktu kumru: sesindeki yakarıştan anlıyordum.
yüzümde kıptî: “geceler dişidir” diyordu. ben gündüz oyunuydum.
udi
tanburi
kanuni
çekip gittiler yüzümden
flüt sesi kararsızlığında kanatları vardı.
gece oluyordu:
bi’ırmaklara baktım. bi’göğe
damarlarım mı?
onu boş verin:
kendimi ayak parmaklarımdan astım!

hiç (bu kadar dişi) olmamıştım/

/ela dincer