haziran

haziranın peşini bırak….

 

süha tuğtepe-nin ardından kemal özer

bugün öldü.

 

 

“….

“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı…

                         

diyor kemal özer

 

 

pencere

birazdan örülecek pencere için

adını arıyordu adam. 

kadın tanrısal bir duruşla

tapınak inşa ediyordu ruhuna.

son kez

okunacaktı çoğul evrenin hazzı 

 

benimle birlikteyken sen

bir gereksizlik gibi gelmiyor

var’olmak. dedi adam. kadın

hızlandı. haz ıslığa dönüp dudak

arasından duvara çarptı. kanadı kadın

aklımın pencereleri yok dedi

bu havasızlık öldürecek beni

 

seninle birlikteyken

benden iyi bi’tanrıça heykeli olurmuş gibi

geliyor dedi kadın. adam elindeki cam heykeli

yere

bırakıvermişti o an. heykelin şeytani kanatları

parçalanıp yerde bir boşluk yarattı.

kadın bakakaldığı boşluğa doğru

küçülerek ölüyordu

 

yerçekimsizlik becerisiyle donatılmış “zırhın”

var dedi biri

becerebildiğin tek şey bu.

uçar gibi yaptı

 

“hangisi” dedi adam

hangi gerçek diğerinden daha gerçek

ayırt edebilseydim

boşluğu daha çabuk doldururdum

buna ne gerek var dedi kadın. bize gerekli olan

sadece biraz taş

 

uzun uzadıya bir çarşaf gibiydi

her şey. aralarında.

oburca tüketilen açlıktılar

biri diğerini dişlerken

diğeri kendi acısından ötekinin

varoluşunu çekiştiriyordu

 

izlerin sığ olduğuna bakma dedi

hiçbir şey  “bedeninin yarattığı kıvılcım”

kadar derin değil.

var’olmanın sınırındayız. dedi diğeri

 

yataktan çıkar gibi yaptı.

ölümü becermek yada bir ölüyü

dedi.

cesedinden kan temizleyen bir savaşçının

koruyacağı bir  tapınağı yoktur artık. savaşa hazırdır.

hazırım dedi. kadın

pencere aradı

 

sevmekten kurtulmak

insanı özgürleştiriyor gibi dedi adam

 

özgürlükten kurtulmak ise

sevmekten dedi kadın

 

“özgürce sevmek” gibi bi’laf eden olmadı.

olsaydı da kimse duyamazdı

 

benden adam olmaz dedi adam

daha adımı bile bilmiyorum

 

k adın yokmuş gibi yaparak

kanlı duvarın içinden adama b akıyordu

bir ‘adın var ama öyle değil mi dedi

herkesin vardır

açık pencerelerden birilerinin düş

‘(ley)ebildiği

 

 

 

 

ela dincer

 

 

 

roger waters

it's a miracle

zehir ve iksir

“zehrin ki bal s’özüme”

                            ………

 

 

işte bundandı

her şey

ama her ‘şey’

böyle başladı: hayal kurmaya kalktı insan

hayali çizgilerle sordu her şeyi

ve ‘her’ şeyi…

 

bilmediğinden baktı ama insan

o ‘her şey’e

görebilseydi

bilecekti zaten. tekrar baktı.

tekrar.

tekrar..

tekrar…

sonsuz böyle başladı

 

söz’ü olan ile göz göze gelinmeliydi

‘asıl olanla

‘aşikarı kendi olanla

‘gizli yanlarını aynaya sır kılanla.

ve görebilmeyi umdu

ve hep umdu…

hareketin başlangıcı olmalıydı bu

ve umdu

yalnızlığa çehreleniyordu

 

-ya sırrıma hissedar ol

-ya bırak beni kendimden

 

o ki ölümü de hayal etti öldüğünde

 

“nefes” olanı kurtarmadan nefis’ten

akıl’ım sandı. akıl sanı’yla olmazdı. anlamadı.

kimine zehir kimine iksirdi o

öğrenebilseydi bunu

damıtırdı zehri hem iksiri

sarhoşluğunu söyler şarabı ezel bilirdi

söylenemeyene bu ‘ben’dir derdi.

böylece: olmayan yanını fark ederdi…

dokunurdu belki biri ona

boşluğa doğru uzanıp

suya bakar gibi bakabilen olsaydı…ki

hiçlik başlamıştı çok önce

ta ki her şey-den önce…

 

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

su sureti

“o kadar çok biriktirmişim ki…”

 

ömrümü süzer gibi

zaman imbiğinden

kala kala bir tortu kalır

bu karanlıktan

kurtar beni

ey varlığı ile yokluğu arasına sıkışğım serinlik:

çekiştiriyorum kendimi ağmak için

yüzünde

gözyaşları gibi bahar tanrısının

yer aç bana

akayım

su suretinde

arınsın için

bulanık içim

 

ey benim sabahı düğüm

akşamı yangın

kor kuşu mevsimim

bir elim sıcaklığında kavruk

diğeri kalp ağrısında hüzünler çatmada

ey dilim ucunda kabaran söz

orada olamayacak kadar yakın olan ‘ben’i

ğdır dalında patlayan domur çiçeğe

ki bir anlıktı diyeyim

geldi

ve geçti

 

durgun sulardan söz edemem gayrı

diyeyim

ne aktımsa bir suya varmak için

ne aktımsa hırçın yemininde yatağın

berraktım!

aktım

dur(ul)mam gayrı (diyeyim)

 

en çok hüznü bağışlasın kalbim

bağışlarsa  

öyle ört ki ağzımı

karanlıktan bu yana…

 

 

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

 

 

 

zaman kayması

 

(herkesin kendi lehçesi ile

soyunmasıydı yalnızlık. ben’se

solo sesler korosu:

parmak uçlarımdan)

dallar çiçeklenmeye öyle hevesli

patlamayla yırtılabilir derisi tomurcuğun.

ölümcül travmalardan

hevesli titremelere okşayabilir her şeyi bir parçam…

öyle güçlüyüm ki ellerim olsa

kurtaramaz kendini ses: dudaklarım olsa

(belki de doğa taklidiyim aslında aslı hiç ol’mamış olan)

derin yırtmaçlı gülüşlerle gösterebilir içini aşk

herkes kendi tanrısıyla beslemese diğerini orada.

dallara astığım heves titreyedursun

ne aşk ne tanrı

‘ben’ başka bir ben d’işlemekten  ol’uyor olmalı:

elsiz. dudaksız.

kafiyeye özenebilir aniden “tekrar”

neyi ısrarla bağırsam

bir kez daha yanılabilir tende hevesli çark:

münzevi bir dişli tılsım!

kanırtır olma’yanlarımı.

dallar atlatır çiçeklenmeyi   

bir ben

başka bir ben üf’ler olur

günler boyu…

/

hiç düşündün mü

belki de ellerimi ödünç alan tanrının

flütüydün. parmak uçlarımda_n

/ela dincer

11.03.2009

istiridye sancısı

şimdi neyim ben  gerçekliğinden şüphe duyulan soyut bir hırs!  suya atılan taşın dibe vurduğu.    biriken ve dağılan  düstursuz bir çığ:  daldaki dikeni soymaktan yürüyen.

 

 

“nerede, ah nerede o yer

-onu yüreğimde saklayacağım-“

(r. m. rilke)

 

 

ağzımı elliyorsun.

meğer sustuğum yerden derinleşiyor boşluk//

.

hiçbir yerden yola çıktığımda gördüm

kanatların bir açılıp bir kapanan sonsuz

ritmini. “hiçbiryerdelik” döndürdüğünde başımı

içi boş yokluğu sıvadım bildiklerime:

aç toprak. arsız kent. murdar gün/

ağzımı ellediğin yerden kapandım içime.

o kalabalık (dışımda kalan): inci istiyorlar benden.

dayanır mıyım sancıya bilmiyorlar.

ki ben: kederle yanan mumlar için karanlığı seven

derin bir çöl’den önemseyen hayatı

vahaların tozuyum belki de. biliyorum

mührümü bastığım sözdür sabrımın son konuğu.

belki de ağ atmalıyım üstüme:

çünkü sonsuzum ve sonsuza geri dönmeliyim

kim bu! zamandan bunca korkan. ağırlığını hafife alıp

kendini kandıran. biri bana ses veriyor. hala aranızdayım.

ışığınızı sevmiyorum hala. kalıcı kokularınızı. çöp bidonlarınızı

sokaklarınız ve evleriniz ve duvarlarınızın yapmacıklığını

aranızdayım

ama seviyorum saatleri…içi kuş

uçucu…

ne ki gece kısa. hayat nasıl da uzun!

çıtırtı ne de ürkütücü. yalnızlığı anımsatan her ses zamansız

bir kapı arıyorum burada. hala aranızda olan ben.

şımla çevrelenmiş bir kalabalık olmalı ardında:

el değmemiş zamanlar arayan…/

o kapıyı açtığım an:

“içeride olan kim! hangimiz dışarıda”

diye düşünmekten deliren bir kalabalık

hiçbir yerdeyim sakın yatıştırmayın beni:

“göğün görüntüsü alacak aklımı başımdan

yüreğimde neredeyse bi’keder yükselecek”

/ela dincer

bakışımsız sardunya

/kuzeyli yosunlara özentidir kalbim.

 yalan değil: budur dilediğim tek yemin/

sen. sular çekilsin diye beklerdin eteklerimden.

su yosunları masal anlatmaz sanırdın.

bende adalı bi’gurur

kıyıyı ikiye böleyim isterdim bütün kuşatmalarda

mahcup bir savaşçı dursun birinde.

diğerinde utanmasız yüzün.  

nereden gelmişse gelmiş sardunya

ıslak dudağında

kayalıkları oymanın şehvetinden eğilirdi

sen çekip

alamazdın beni giden gemilerimden.

sayrılığa dönüşürdü meşhur yalnızlık.

var’lığın masalından dinlediğimi anımsardım. seni. kıyılarımda.

kıyılarım. ah onlar. kırık taşlarla derisini  kanırttığım

yıkık kulelerinden yırtık yok’lar diktiğim. ah onlar!

yalansızlığı yalan-dır bilip çekip gittiğim.

(sonra sen:

saçları yüzlerinde kaybolmuş kadınlar dilerdin

su perilerinden. yosunlar titrerdi. karaya vururdu masal.  

yara almış savaşçı masumuydun belli ki

elbette. masumdun!

bir kuşatmadan söz etsen bunca bölünmezdi

ağrısını çöl diye bilmezdi kalbim)

/ama sen yosunları ufalar

dilediğince sürerdin kalbinin üstüne.  

yalan değildi: özentiydi sadece. hayat/

biraz üşümüş  

çokça yenilmiş vedalara

zamansız bir dilek tutuyor şimdi

sularımda çözülen buz.

hayır sus. dileme kendini benden

sen: kurduğum düzensizliğe itaat edemeyen

nasıl anlatmamı dilersin de

ayrılık benzemez eteklerimde boğulan suların

illa söylediğine.

ama

tenimde tuzla kapatılmış oyuklardan sızıyor rüzgar

yelkenli bir şiir dile önce  

kendine

/ela dincer

28.12.2008

kronik hayat

dişleri dökülmüş umut kanatamaz beni hayata

 

her yerde bi’kırılmanın sesi bastırırsa sesimi

ölümcül iğrentilerle içime kustuğum olur

hatta geceye özgü direnmelerle

beynimde eşsiz ağırlığı aşınmış us’un.

gitgide buruşuk bir gök tepemiz üstündeki (biliyorum)

iskeletleri birbirine sarılmış yatmakta günler.

ölü adamlar seviyor kadınlar. gitgide.

demek ki ben çılgınca dişliyorum eti ortalık yerde

ırmaklar geçiyor şehrin iki yanından/ ama

önce çocuklar unutkan kalıyorlar. büyüdükçe

kırılıyor çarpık dişleri hayatın. kırılıyor sanki bir tünelden

bakan gözün gördüğü ışık…

çiçek adları kusuyorum ölüler toprağına (bu önemli biliyorum)

sonra kadınlar: en moda eteğimi kaldırdığımda zamandan

ürkek bakışlarla geçiyorlar boşluklarımdan.

diriltiyor kendi ölüsünü ölü adam

gizlice sevmeye kalkıyor diriliği

herkes bana titriyor korkudan.

huysuz bir kadın oluveriyorum

aniden.

 

alnımda güneşin kırışan gölgesi (bunun önemi yok inan)

gücüm var mı zamanı oyalamaya

rüzgar olsa işim kolay: yelkenler vaad edip

içime çekerim onu. var’lıkla dolan boşluk gibi genişler içim.

ama ben çeliği su’da öptüm eşyanın doğasıdır diye

var’lık varsa yok’luk da var dedim

ortalık yerde bi’hinlik düşündüm…sıyırdım en kanlı yanımı: dünya

ona bakan bir çift göz

‘ün görüp görebildiği?

 

(sonra kuşlar. hem de nasıl!)

 

yani

diyordum ki:

çelikten bir ağızla ısırdım boynumu.

uzun uzadıya öpüşmelere

bu yüzden yer kalmadı

 

“ben umudu sevemedim. umut hayatı”

 

 

 

 

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

 

 

tanrısal göz

 

ormanın kuytusunda bir ışık titrediğinde

yüzün eğik bir düşü imlerdi

susardım. dalda iğdeler susarlardı

ıslık yahut bir ezgi geçerdi dil ucumdan da

eğilip öpemezdim yakınlığını.

 

beni en çok bir gölge tamamlar

varlığımı en çok yokluğum.

suda titrer ışık.

 

bir nesneyim aşk dile geldiğinde

susmanın erdem sayıldığı müthiş bir çığlık.

dile gelenim: aşk nesneleştiğinde.

her şey nasıl da dönüşmekte diğerine!

 

beni en çok bir çözülme ‘arzusu’ eksiltir bilirdim

yokluğumu tamamlar bilirdim düğümlenen ter

ıslık dilim ucunda ise

kara gecenin mistik nesneyim bilirdim.

 

şında tuttum bir taşın gölgesini. gölgemin.

yerinde bir savunmayla aşk dedim:

kıskaç gibi kıskançlıkla savurdum kendimi

kendime. beni en çok gölgem tamamlar:

bil’dim

 

ışık ne gölge varken

ıslık ne ağzım sus’ken

aşk ne ‘çelişki’ varken

ve bütün bunlardan öte ben

neyim: boncuk mavilerini gök sanmakla

kanat çatlatan.

 

bana bak: ne görüyorsun

saçlarım medusadan kalan upuzun günah(mı)

gözlerim ışığın kan uykusu

ağzım: dillenmemiş aşklardan yırtılan

kokun dedikçe deliren mi burnum!

 

bana bak: gövdem erişilmeyen bir gök tanrıya armağan

ellerimden sağğın kutsallıkla dualar yazdım

da ezberimde kem kubbeye salınan bir tüy kaldı

çatlattığım kanattan.

 

bana bak’ma sen.

övünür giderim içe işlediğim dant’ela

nın

zamanı imleyen soluk renginde.

 

çünkü göz görmez

ışık çekip gitmeden

kehanet aynalarından

 

 

 

 

 

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

 

 

 

 

ilk ses

/içimde biçimsiz boşluk

güzelsin.

vahşi atlar hırçınlığında/

 

aşk soluyorum.

aklıma tutunamayan eşitlikçi kaldırımlar

‘kendinden başka’ olamayan bölücü caddeler boyunca.

varlığımı gölgeleyen sokak lambaları

taşlar

atık düş koleksiyoncusu çöp bidonları

gibi

yanarak. ufalanarak. kokarak.

kendini yeniden kuran yaşlı kurtları: yol kenarı ağaçlarının

kemirdim içimdeki biçimsizliği

başka varlıkta kendimi yeniden ‘oydum’

duyuyor musunuz sesi.

/

yalınım.

sıradanım.

günaha adlanırım üstelik.

tuhaf acılar çekerim. aşk solurum bu yüzden.

edepsiz düşler için fırtınalar tekmelerim.

herkes mutlu ise ölebilirim derdimden.

mutsuzluk dendikte içime düşerim: kıyısız söz.

siz neden böyle çekiştiriyorsunuz beni. ben ‘o’ değilim.

 

bakıyorum da: hafızanın kendini unuttuğu uçurumlardan

nasıl da uzaksınız.

günahın gerili ipi üzerinde yürümekten.

kıyılarda biriken tuz tadından nasıl da!

hani sövsem size: kanıtım yok (üstelik unutmazsınız kötücül iyilikleri)

sevsem sizi: sıradanım ben. yalınım. aşk: soluğum bu yüzden.

sevmek dendikte dışıma düşer bakışım: çatısız evler.

yükseklik korkusu değil.

o, ölümün meselesi: ben ‘o’ değilim.

(çıplak ayaklı şiirdir sustuğum)

/

içe doğru gerçekliğinde soluğumun

birdenbire aşk!

kuşlardan anlıyorum bunu.

dal ve kanat uyumundan anlıyorum en çok.

soluğumun upuzun perdesi: gece

çekiliyor aniden içime.

örtsem sizi: ama sabah oluyor her şey!

duyuyor musunuz.

 

,kuşlarla uyumlu dal sadeliğinde

,loş kulübe sakinliğinde

,kıyıdan uzaklaşan tekne sarsıntısında

,halatı kendinden öteleyen su duruluğunda

gerilmiş devinimleri aşk ile ölümün.

gecikmiş serçe kanadı: alkış!

genişliyor

birdenbire boşluk!

duyuyor musunuz

 

/ela dincer

OCAK.2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kayıp b akış

/uyandım ağırbaşlı ateşe.

y akmıyor um bak: gücüm inkarda sınandı

delik deşik gölgemi kaplayan tül hafifliğinde/

 

 

içim hırçın gök

şım utangaç toprak

aklım

arada kalmaya alışık:

gökten alıp yerden ediyor beni

sahipsiz kokum yayılıyor zamana

 

kırmızı şal rengiyim en fazla.

omuzlarımı ört diye

soyunuyorum saçlarımdan.

boylu boyunca unutuyorum tonumu

yatık gemi dalgınlığında.

aklımca dalgayı tekmeliyorum.

topraktan boşalıyorum da

menzilimi kaybediyorum gök dokununca

 

çatlamış nar tedirginiyim yataklarda.

günahın hasat şenliğinden topluyorum tohumu

ne ki ellerimden biliniyor

gizlenen de açığa vurulan da.

sırf bu yüzden saydam bir ömrü sınıyorum nar izinde.

binlerceyim gör diye dağılıyorum

teklikten çokluğa adlanma hevesinde

 

uyanıyorum. içimden

şıma bakıyor buluyorum gözlerimi.

titreyen günün ortasın a d üşüyorum

günah tohumları saçılıyor hayata. sokaklar ıssız

kentler kalabalık gibi içim dışıma

şım içime küskün bir akış gibi  

diyorum. diyorum da

üşür olduğumu düşünürsün

diye aklımdan aklanıyorum

bir beklentinin ortasında alnımdan vuruluyorum

benden biliniyor bu da

ellerimi koparıp atıyorum oracıkta steril tohumların canından oluyorum.

 

/

göz alıcı yaşamaklara inansaydık hiç değilse!

aynı yankıyla konuştuğumuza emindik nasılsa

ve acımaklı.

inkarın gücünden habersiz ve dokunaklı

.

.

.

.

yasaklı ve

ağzı bozuk ömrü aklar gibi dünlerden

hep bir beklenti gibi söz ediyoruz ya kendimizden

verdiğimiz nefesin dönüşü yok

alınan nefes pahasına açılıyor ağızlar

iyi eder gibi sevecek an yok ve nefreti dölleyecek

cesaret de.

hiç değilse inanabilirdik. anımsa

böyle utangaç

böyle hırçın

kılmasaydık

karanlığı

inanırdık: içimize de dışımıza da

.

.

.

ne ki artık:

gölge hafif

tül uçucu

n ar çatlamış

gibi günler

her yanımda is

gibi

yatık gemi bekleyişi

.

.

günler diyorum ya bir akışın sesinden

bakma sen. asıl tünlere benzer akıl:

dil’im ucunda

unut’u ve an’sıma arasında

gidip

gelen

sarkaç kaypaklığı

.

şarının dilinden içe sarkar gibi

bata çıka

akıl diyorum ya

y utkunuyorum ya

inanma diyorum ya

 

inanma!

kaybediyorum

onu da

 

damla

 

damla

 

 

 

 

/ela dincer

 

 

 

 

 

psikanaliz

biz varsak aşk yok.

aşk varsa biz yokuz.

 

çünkü ölüme benzer her şey biraz:

 

 

 

rağmen

 

üstümden çıkarıp attımdı

yapışkan giysileri.

“siz dans ediyordunuz”

unutmak kışkırtıcıydı.

belki de:

şünüyordunuz çınar ağacını

tohumu isteklendiren bir akıştınız belki.

 

bitti. dedim.  

yüzünüzde tanıdık bir gövde.

ben titriyordum.

anımsamaya yetmeyen sözler

korku doğuran dokunuş

titriyordum

ve unutuyordum

bütün uçurumlarınızı.

 

 

 

gibi

 

ben

yaşıyor gibi yapabiliyordum.

siz çıktınız birden

ölmek gibi.

 

nasıl zamansız!

yüzünüzde bilmediğim o hüzün

hangi yöne dönsem  bıçak sırtı renginiz

ortasına saplandığım o sonsuzluk

nasıl kışkırtıcı.

dilinizde bir damla zehir: hadi ölelim!

nasıl çekici.

 

üstelik sabahlardan da çıplak bir sabah.

 

 

 

şimdi

 

hangi dilde yazıldı menziliniz:

şiirden ötede ne var?

buradayım.

dilinizde engerek soyundan bir damla zehir:

aralayıp çıkıyorum kapınızdan.

 

havada yakaladığınız koku

birilerini özlüyorum

kendimi unutur gibiyim.

gözlerinizde tutuşan imge

külü ile başlatıyor geceyi ve bitiriyor: mezar kokuyor her yer.

 

siz hangi gece kadar yakınsınız bu gece: anımsayın.

arayıp bulamadığı putları var tanrının

kendini inkar ediyor bu yüzden: dinleyin.

ay en şehvetli çağında.

ama siz:

su yosunu olmalısınız engerek soyundan.

salınımından tanıdığım…

 

 

 

itiraf

 

içinizi gördüm ben!

telaş etmeyin

içiniz diyorum. sizden de öte yani.

“boğucu” giysilerden arınmıştınız.

“maddenin hissetmesi”  gibi bir aldanışa teslimdi: ruh!

kendine özgü bir gerçeklikten arınma telaşındaydı zaman.

.

anımsıyor musunuz: gece miydi? neydi?

kimin öldüğünü unutmuş muyduk. neydik?

.

ölüm

zaman zaman

ölmek anlamına mı geliyordu. neydi.

 

korkudan dilimi ısırdığımdı belki: anlayın.

yüzümde kırışan “acıyor” duygusu: engerek soylu.

 

 

 

gece

 

bitti. dedim.

öğle bir geçtiniz ki içimden!

 

anlamadınız. zehriniz ihanetimdi hiçliğinize!

 

 

 

çünkü

 

biz varsak “her şey kötü bi şaka”

 

 

 

 

 

 

 

dans

 

 

yalan

 

uçan balonu sevip sevmediğimi soruyor. çok severim diyorum. hiç uçan balon görmediğimi söylemiyorum. sevdiğim renkleri sevmemesinden korkuyorum.

(o sanıyor ki her kadın için bütün doğrular aynı. balonlar, renkler ve uçucu olan her şey gibi olan kadınlar) ona uçan balon görmediğimi söylemiyorum. ebedi unutkanlığın ve belleksizliğin bana ait olduğunu da. çok sevdiğimi söylüyorum.

ama uçan balonları. hepsi bu.

ona bilmediği şeylerden söz etmemi istiyor. neyi bilmediğini soracak oluyorum.

tanıdık filozoflar geçiyor yüzündeki sorulardan. vaz geçiyorum. sormuyorum.

bilmediği bir renkten söz ediyorum. sarıdan. beni dinler gibi görünüp aya bakıyor. sustuğumu fark etmemesi için şarkı söylemeye başlıyorum. içimden yalanlar göçüyor.

 

 

rüzgar

saçlarımı toplamama fırsat vermeden rüzgardan söz etmeye başlıyor.

tereddütsüzce söze başlayanın varacağı noktayı çok önceden tespit etmiş birinin fütursuz tavrını takınıyor. onu öpmek istiyorum. hem o kadar ki konuşuyor olmanın anlamsızlığına bütün insanlığı inandıracak kadar çok onda olsun istiyorum sözün kuyusu. rüzgardan söz ediyor durmadan. uçan balonlardan bir de. ortalık toz duman. saçlarım yüzümde uçuşuyor. vaz geçiyorum onu öpmekten.

içimden yalanlar geçiyor.

 

 

öteki

bir ilkellikten söz eder gibi iyi ve güzelden söz ediyorum. yüzüme bakmasını istemiyorum. bütün modern çağ adlarını tek tek saymasını isteyip

dikkatini dağıtmaya çalışıyorum. ilkellik ve modernlik arasında sıkışıp kalan bir parmak gibiyim. sızlıyorum. mut ve yabancılık arasından bana bakmaya devam ediyor sanıyorum. yanılıyorum. uçucu bir koku kadar tanıdık bir mutsuzlukla

çağ adlarını boş ver diyor. ilkellikten söz edelim: incir yapraklarından örneğin.

 

 

kötülük

onu tokatlamak istiyorum. hem o kadar ki ellerim sanki onun yüzünün bir parçasıymışçasına çekip alamayacağım kadar yüzünün olsun istiyorum.

tokatlama isteğimi bastırmak için ellerimle oynamaya başlıyorum. insan elleri ile nasıl oynar bilmiyorum. ama şunu yapıyorum: sol elimin işaret parmağı ile sağ elimin baş parmağını, sağ elimin işaret parmağı ile de sol elimin baş parmağını biri birlerine değdiriyorum. iki eş biri birine değerken diğer ikisi onların üzerinden atlıyor. böylece aynı noktada yükselen ve alçalan parmaklara sahip olduğum duygusu yaşıyorum. bu duygu içimde uçma isteği yaratıyor.

nefes alıp veriyorum. aynı noktada alçalıp yükseliyor karın kaslarım. uçma isteğim yatışmıyor bir türlü. ona bakıyorum. uçan balonları çok severim diyorum. bunu neden yapıyorsun diyor. çok sevdiğim için diyorum ve ona bir tokat atıyorum. elim olmadan asla uçamayacağımı anlayana dek  yüzünde yalanlar çiziyorum. teninden kırmızıya.

kıpkırmızıya.

 

 

 

 

 

/ela d.

 

iç kanama

(ellerin vardı dilimin ucunda gibi bir öykü

durmaksızın

bir kuş adı/gitgide bir çiçek)

 

beyaz sarmaşıklardan, sokağın uzayan tenha sesine sarılarak

kanatlı olan her şeyi bir bir yakalıyordu

ve isim veriyordu onlara.

durduk yere tufan başlıyordu.

durduk yere bitiyordu gök.

durduk yere adını dilinde ısırıp ısırıp

da kendi tuzaklarına bakakalıyordu/ ömrüm.

 

aşkın solgun yüzünde bir titreme gibi susuyordum ben ve susuyordu

ne varsa aramızda tılsımlı bir kanada dönüşen.

ve işte olmadık zamanlarımın

kanat içre uçuşlarında

ğüne yakışan dehlizleri oyup

kendini avlayan bir hece gibi kalıyordu: söz.

 

//tükürsem içim kanardı.

kanasam dışımda kırmızı bir gök: soylu fırtınadan geriye kalırdı//

 

sonra hepsi geçti

beyaz sarmaşıklar

sokağın tenha sesi.

ben kaldım dilimin ucunda gibi.

ben ki:

kendime teğet doğrular ve hiç eskimeyen yanlışlarla

bir çelişki gibi

ve çobanaldatan

ve ebabil

ve kuzgun

ve atmaca

ve ürkerek göğün sesinden: evcil bir kartal/

 

aşağılarda

çok derinlerde eskitilmemiş bir gün adı sonra

unutmanın solgun ve kavruk yüzünde, acemi bir anımsama

ki:

elimde kalan kanat adları gibi sus pus

dönüp duran dönüp duran

kendine teğet bir aşkın eskitilmemiş gün düşü

kendine teğet bir aşkın hiç eskitilmemiş gün düşü belki de.

 

(iç bükey bir gökte kanat sesime konan kelebekler vardı: gördüm.

ürktüm!

soldum!

ömrüm dedim ey ömrüm!

kelebek sesine kon/uyu/gitgide bir çiçek)

 

sonra ben.

karanlıktım.

sisliydim.

bulanıktım.

ölümü kanıtlayan varlığa özeniyordum.

umut: akıl dışıydı.

eskitilmemiş

hiç eskitilmemiş bir gün düşüne uyandım.

uyandım ki: uyanmak: uykuya yeniden başlamaktı artık

hiç eskitilmemiş gün düşünde.

çünkü mutlaktım…

 

 

 

 

 

/ela dincer

aralık 2007

 

  • Ara

  • Dış Bağlantılar